| |
|
Konu Başlığı |
Yanıtlar |
Konuyu Başlatan |
Okunma |
Son Faaliyet |
| Duyurular |
 |
 |
Duyuru: Günlük Balıkesir Hava Durumu |
- |
Live |
8815 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Günlük Balıkesir Nöbetçi Eczaneleri Adres ve Tel |
- |
Live |
8492 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Tüm Hoca ve İdari Bilimlerin Telefon Numaraları |
- |
Live |
23292 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Tüm Fakülteler İçin Haftalık Yemek Programı - Güncel |
- |
Live |
22605 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Günlük Burç Yorumları - 7/24 Sürekli Günceldir... |
- |
Live |
23764 |
--
Son İleti: Live
|
| Önemli Başlıklar |
 |
 |
|
2
|
Berdus |
168 |
10.08.2009 - 01:30:38 Son İleti: Berdus |
SOSYOLOJİ TERİMLERİ
– A –
Alt Kültür : Bir toplumdaki egemen toplumsal grubun dışında bulunan toplumsal grupların kendi kültürlerine denir. Egemen kültür biçiminin dışında bulunan kültür normları.
Alt Yapı : Bir toplumsal gruba ait olan tüm maddi bölüm. Daha çok üretim biçimi, mimari yapı denilebilecek, toplumun günlük yaşamında kullandığı maddi öğeler.
Anaerkil : Toplumsal yönetim gücünün kadının elinde toplandığı durum. Tüm toplumsal kurum ve kuruluşlarda (aile, devlet, kamu kurumları ve iktisadi işletmeler…) karar verme ve yönetme gücünde kadın egemenliği vardır. Ayrıca bu egemenlik kız evlat üzerinden devredilir.
Anomi : Toplum ilişkilerini yönlendiren kuralların zayıflaması sonucu oluşan boşluk durumu.
Artı Değer : Üretim sürecinde, tüm giderler (kira, hammadde, enerji, ücret ve faiz giderleri) hesaplanarak toplam gelirden çıktıktan sonra kalan miktar sermayedarın kârı olarak kabul edilir. Bu miktar, işçinin “artı” olarak fazladan ürettiği değerdir.
Arz-Talep Yasası : Piyasada bir malın değerinin, malın piyasada az bulunup çok istenmesine bağlı olarak artacağını, tersi bir durumda ise düşeceğini savunan anlayış.
Ataerkil : Toplumsal yönetim gücünün erkeğin elinde toplandığı durum. Tüm toplumsal kurum ve kuruluşlarda (aile, devlet, kamu kurumları ve iktisadi işletmeler…) karar verme ve yönetme gücünde erkek egemenliği vardır. Ayrıca bu egemenlik erkek evlat üzerinden devredilir.
– B –
Bölüşüm : Üretilen bir mal veya hizmetin üretim aşamasındaki etkenler (doğa, işgücü, hammadde, enerji, üretim araçları ve teşebbüs) arasında dağılımı.
Burjuva : Özellikle sanayi devriminden sonra üretim araçlarına (fabrika gibi) sahip olarak zenginleşen sermaye kesimi. Kapitalist toplumda üst tabakayı oluşturan grup.
Bürokrasi : Devlet mekanizmasında bulunan birey, grup ve kurumların tümü.
– C, Ç –
Cemaat : Kan bağıyla bir araya gelmiş, uzmanlaşmanın olmadığı, dayanışma esaslı insan grupları.
Cemiyet : İşbölümü amacıyla bir araya gelmiş, mesafeli ilişkilerin bulunduğu insan grupları.
Çekirdek Aile : Anne, baba ve çocuklarla sınırlı olan aile.
– D –
Damping : Bir malın gerçek değerinin altında satılmasıdır.
Değişim : Biçim ve ilişkilerde bir durumdan, başka bir duruma geçme.
Deflasyon : Bir ekonomide toplam arzın, toplam talepten çok olmasıdır. (Enflasyonun tam tersi)
Devalüasyon : Enflasyon sonucunda mal veya hizmete olan ihtiyacı gidermek için ülke ithalata yönelir. Bu durumda tıkanan ihracatın (dış satım) arttırılması için paranın değerinin altın ve döviz karşısında düşürülür. Devalüasyon, ülke parasının yaşadığı bu ani değer yitimidir.
Devrim (İhtilâl) : Tüm değer ve biçimlerde meydana gelen ani ve köklü değişim.
– E –
Emek : İnsanın kendisini yada doğayı belli bir amaca yönelik olarak değiştirmek için giriştiği bilinçli eylemlilik süreci.
Enflasyon : Bir ekonomide toplumsal talebin (toplumun herhangi bir mala veya hizmete olan ihtiyacının), toplam arzdan (topluma sunulan mal veya hizmet miktarından) fazla olmasıdır. Bu durumda ürün miktarından fazla tüketici olduğu için ürünün değeri yükselir, paranın değeri düşer. Kısaca enflasyon, ülke piyasasında bulunan paranın, üretilen mal ve hizmet değerinden daha fazla olması durumunda ülke parasının değer yitirmesidir.
Evrim : Değer veya biçimlerde meydana gelen yavaş yavaş ve kısmi değişim.
– F –
Faiz : Üretim sürecine parasal (yada değişim değeri olan herhangi bir değer) desteğini yatıran sermayenin, üretim sürecinden elde ettiği gelir.
Fonksiyon (işlev) : Bir kültür öğesinin toplumsal uyum üzerine yaptığı katkı.
– G –
Gelenek : Toplumun eski zamanlarından (atalarından) kuşaktan kuşağa aktarılarak gelmiş olan, sözsel, davranışları düzenleyen ve etkin bir yaptırım gücü bulunan kurallar bütünü.
Görenek : Toplum davranışını düzenleyen, fakat uyulması için herhangi güçlü bir yaptırımı bulunmayan kurallar bütünü.
Gümrük : Bir ülkenin ulusal sanayisini korumak amacı ile dışarıdan gelen mallara koyduğu sınırlamadır. Gümrük aynı zamanda ithalat ve ihracat üzerinde de denetimi sağlar.
– H –
Halk : Bir ülkede yaşayan, ortak bir kültüre ve yaşam geçmişine sahip insanlar bütünü.
Hiyerarşi : Tüm gücün en geniş ölçüde en üst kademede bulunandan en alttakine doğru sıralandığı sosyal örgütleniş biçimi.
Heterojen Toplum : Toplumu oluşturan ayrı ayrı niteliklere sahip kişilerin kendi özelliklerini koruduğu, mesleki uzmanlaşmaya sahip toplum biçimi.
Homojen Toplum : Toplumu oluşturan ayrı ayrı niteliklere sahip kişilerin kendi özelliklerini koruyamadığı ve toplum kültüründe eridiği, mesleki uzmanlaşmaya sahip olmayan toplum biçimi.
– I, İ, J –
İdeoloji : Belli bir toplumdan en genel olarak toplumlara kadar uzanan bölümdeki tüm yapılar hakkında birbiriyle tümüyle tutarlı bilgi ve inançlardan oluşan düşünce sistemi.
İktidar : Toplumun yönetim gücünü elinde bulunduran kişi, zümre veya kesim.
İnkılâp : Biçim ve ilişkilerde bir durumdan, başka bir duruma geçme (değişim, dönüşüm).
– K –
Kamuoyu : Herhangi bir konu üzerinde toplumun tüm kesimlerinin ortaklaştığı yaklaşım biçimi.
Kâr : Üretim sürecine teşebbüs etmiş olan girişimcinin, üretimden elde ettiği gelir.
Kartel : Rekabeti azaltmak ya da tamamen ortadan kaldırmak için, aynı malı üreten firmaların kendi aralarında yaptıkları anlaşma. Bu anlaşma daha çok anlaşma dışındaki firmaların ve küçük kuruluşların iflasını amaçlamaktadır. Böylece kartel oluşturan firmalar tekel konumuna geçebilirler. Kartel anlaşmasıyla firmalar bağımsızlıklarını yitirmez.
Kliring : İki ülkenin kendi aralarındaki mal alış-verişlerinde kendi ulusal para birimlerini kullanmak üzere yaptıkları antlaşmadır.
Konvertibilite : Bir ülkenin ulusal parasının dünya piyasalarında alınır satılır olmasıdır.
Kuvvetler Ayrılığı : Devleti yönlendiren “yasama”, “yürütme” ve “yargı” yetkisinin ayrı ayrı kişi veya kurumlara verilmesi. Daha çok demokrasilerde kullanılan, sistemin kendini koruma aracı.
Kültür : Bir toplumun tarihsel süreçte yaşadığı toplumsal değişimlerle elde ettiği tüm maddi ve manevi değerler ve bu değerleri yaşatmada kullanılan araçların tamamı.
– L –
Lâik (-lik) : Devlet yönetiminde dini inançların, dini inançlardan da devlet güçlerinin olmamasını savunan düşünce sistemi ve bu sistemi uygulayan yönetim biçimi.
Liberalizm : İnsanların özgürce düşünmesini ve özgürce ekonomik girişimde bulunmasını savunan düşünce. İkiye ayrılır: Sosyal Liberalizm (özgür toplumsal yaşamı savunur) ve Ekonomik Liberalizm (özgür ekonomik girişim imkânları yaratılmasını savunur).
– M –
Meşru : Kamuoyu tarafından onaylanmış olan kural veya durumlar.
Meta : Kullanım ve değişim değeri olan şeylerin bütünü (mal).
Millet : Aynı coğrafi bölgede yaşayan; aynı ekonomiyi, dili ve kültürü paylaşan; tarihsel geçmişe dayanan ve ortak amaçları bulunan en geniş insan topluluğudur.
Milli Gelir : Bir ülkede bir yılda üretilen mal ve hizmetlerin parasal değerine, gayri safi milli hasıla denir. Bu gayri safi milli hasıladan makinelerin yıpranma payı olan amortismanlar (yenileme giderleri) çıkarılırsa milli gelir elde edilir.
Monografi : Bir toplumsal birimin bir yanıyla ilgili olarak yapılan derinlemesine ve sistemli çalışmadır.
Muhalefet : Henüz iktidar olmamış ama iktidar olmayı hedefleyen, iktidarı elinde bulunduran kesimin karşısında onu sorgulayan kişi, zümre yada kesim.
– N –
Nicelik : Herhangi bir şeyin ölçülebilir, ve hesaplanabilir olan sayısal yanı.
Nitelik : Herhangi bir şeyin durumunu bildiren, onun hakkında bilgi veren betimsel yanı.
– O, Ö –
Otorite : Bir kişinin yada grubun, toplum tarafında meşru görülen karar verme ve yönlendirme yetkisi veya gücü.
Örneklem Grubu : Kamuoyu yoklaması yapmak amacıyla, zamandan ve ekonomiden tasarrufu sağladığı için toplumun genel özelliklerine sahip olduğu düşünülen insanlardan seçilen grup.
– P, R –
Proletarya : Sanayi devriminden sonra fabrikalarda çalışan işçiler içerisinden toplumsal sınıfının farkında olan kesim. Kapitalist toplumda alt tabakayı oluşturan, Sosyalist toplumda yönetim gücünü elinde bulunduracağına inanılan sosyal grup.
Propaganda : Bir düşünceyi veya inancı savunan kişilerin, kendi gruplarını çoğaltmak amacıyla her türlü iletişim araçlarını kullanarak diğer gruplar üzerine yaptıkları ikna ve benimsetme çabaları.
Rant : Toprağın üretime katılmasından sonra üretim gelirlerinden toprak sahibine düşen gelir. Üretimi sağlayan etkenlerden biri olan doğanın bir parçası da topraktır.
Revalüasyon : Bir ülkede paranın altın ve döviz karşısında değer kazanmasıdır. (Devalüasyonun tam tersi)
– S, Ş –
Sanayi Devrimi : 18. yy.’ın son çeyreğiyle 19. yy.’ın ilk çeyreği arasında önce İngiltere’de, sonra Kıta Avrupa’sında ortaya çıkan üretimde serileşmeyi ve makineleşmeyi kapsayan gelişme süreci.
Saygınlık (prestij, itibar) : Toplum içerisindeki ilişkilerde herhangi bir kişiye yada kuruma diğerlerine karşı sosyo-ekonomik hiyerarşide üstünlük sağlayan durum.
Sermaye : Toplumsal ekonomik yapı içerisinde kişilerin yada kurumların sahip olduğu tüm değişim değerleri.
Siyaset : Belirli bir amaç doğrultusunda gerçekleşmesi istenen bir değişim için uygulanması planlanan tüm gidiş yolları.
– T –
Tekel : Bir malın yapımının tek bir firmanın elinde bulunmasıdır. Firma malın değeri, üretimi ve sunumu ile ilgili tek söz sahibidir.
Teokrasi : Dini inanç çerçevesinde planlanmış olan kurallar bütünü.
Töre : Toplumun yaşantısında alışılmış olan kalıp davranış biçimlerinin tümü.
Tröst : Aynı malı üreten firmaların aynı çatı altında toplanmalarıdır, Firmalar bağımsızlıklarını yitirerek, tek bir yönetime girerler.
– U, Ü –
Ulus : Aynı coğrafi bölgede ve ekonomide yaşayan, ortak bir dil ve kültür benimsemiş en geniş insan topluluğu.
Üretim : Belli bir ihtiyacı karşılamak için ortaya bir mal çıkarma süreci.
Üst Kültür : Bir arada yaşan toplumların kültürlerinden oluşmuş ortak kültür.
Üst Yapı : Toplumun yaşantısından doğan tüm kültürel ve manevi özellikler.
– V, Y, Z –
Yaptırım : Bir kuralın uygulanmasını sağlayan zorlayıcı faktörlerin tümü.
 |
 |
|
1
|
Live |
649 |
31.01.2009 - 12:43:40 Son İleti: kozcan |
 |
 |
|
2
|
Live |
566 |
29.05.2008 - 14:16:35 Son İleti: Live |
 |
 |
|
0
|
Live |
574 |
29.04.2008 - 13:41:37 Son İleti: Live |
 |
 |
|
0
|
Live |
442 |
29.04.2008 - 12:46:36 Son İleti: Live |
*Dr. Phil bu testten 55 puan aldı. Bu testi Oprah (Winfrey) üzerinde denediğinde Oprah’ın puanı 38 oldu.
Üzerinde çok fazla düşünmeden cevaplamaya çalışın!
Test çok doğru sonuçlar veriyor ve sadece 2 dakika dolayında vaktinizi alıyor!
• Cevaplar eskiden kim olduğunuzla değil,şu anda kim olduğunuzla igilidir.
• Bir kağıt ve kalemi yanınızda hazır bulundurun.
• Bu test şu anda birçok büyük işletmenin İnsan Kaynakları departmaları tarafından kullanılan gerçek bir testtir ve kendilerine çalışanları ve gelecekteki çalışan adayları hakkında daha derin bilgi edinme imaknı tanımaktadır.
• Testte 10 adet soru bulunmaktasır.Kaleminizi ve kağıdınızı hazır bulundurup,cevaplarınızı not alın.
Test’e başlayın
1. Kendinizi en iyi hissettiğiniz zamanlar hangisidir?
a) Sabahları
b) Öğleden sonra ve akşamüstü
c) Geceyarıs
2. Genelde nasıl yürürsünüz
a) Uzun adımlarla , hızlıca
b) Kısa adımlarla, hızlıca
c)Kafa yukarıda,yavaşça
d) Kafa aşağıda, yavaşça
e) Çok yavaş
3.İnsanlarla konusurken,
a) Kollarınızı bağlarsınız
b ) Ellerinizi yumru haline getirirsiniz
c) Bir veya iki eliniz baldırınızda veya cebinizde olur
d) Konustuğunuz insana dokunursunuz
e) Kulağınızla oynar,çenenize dokunur,saçlarınızı okşarsınız
4. Dinlenirken..
a)Ayaklarınız dizlerinizden kırılmış yanyana halde oturursunuz
b) Bacak bacak üstüne atıp oturursunuz
c) Bacaklarınızı uzatıp oturusunuz
d) Bir ayağınızla bağdaş kurarak oturursunuz
5. Birşey sizi gerçekten eğlendirdiğinde reaksiyorunuz...
a) Büyük bir kahkaha olur
b) Daha sessiz bir kahkaha olur
c) Kibar bir kahkaha olur
d) Naif bir gülümseme olur
6. Bir partiye veya sosyal ortama girdiğinizde..
a) Herkezin sizi farkedeceği şekilde sesli bir giriş yaparsınız
b) Sessiz bir giriş yapıp,etrafta bir tanıdık ararsınız
c)Çok sessiz bir giriş yapıp,farkedilmemeye çalışırsınız.
7. Çok yoğun olarak çalıştığınız veya bir şeye konsantre olduğunuz bir anda bir dış etken tarafından dikkatiniz dağıtılırsa..
a) Anlayışla karşılarsınız
b) Çok rahatsız hissedersiniz
c) İki uç arasında gidip gelirsiniz
8. Aşağıdaki renlerden hangisini en çok seversiniz.
a) Kırmızı veya Portakal rengi
b) Siyah
c) sarı veya açık mavi
d) yeşil
e) koyu mavi veya mor
f) beyaz
g) kahverengi veya gri
9. Akşam yataktayken ve uykuya dalacağınız o son anlarda...
a) Sırtüstü gerilip yatarsınız
b) Yüzüstü yatarsınız
c) Bir yanınıza dönüp yatarsınız
d) Bir kolunuzun üzerine yatarsınız
e) Kafanız yastık/Yorganın altında yatarsınız
10. Genellikle rüyanızda..
a) düştüğünüzü görürsünüz
b) kavga ettiğinizi görürsünüz
c) birini veya birşeyi ararsınız
d) uçarsınız veya yüzersiniz
e) genellikle rüya görmezsiniz
f) rüyalarınız hep iyi rüyalardır
PUANLAR
1. (a) 2 (b) 4 © 6
2. (a) 6 (b) 4 © 7 (d) 2 (e) 1
3. (a) 4 (b) 2 © 5 (d) 7 (e) 6
4. (a) 4 (b) 6 © 2 (d) 1
5. (a) 6 (b) 4 © 3 (d) 5 (e) 2
6. (a) 6 (b) 4 © 2
7. (a) 6 (b) 2 © 4
8. (a) 6 (b) 7 © 5 (d)4 (e) 3 (f) 2 (g) 1
9. (a) 7 (b) 6 © 4 (d) 2 (e) 1
10. (a) 4 (b) 2 © 3 (d) 5 (e) 6 (f) 1
Şimdi toplam puanınızı hesaplayın
60 PUAN USTU
İnsanlar sizi dikkatli yaklaşılacak biri olarak görüyor.Others see you as someone they should "handle with care." Kibirli,benmerkezli ve otoriter biri olarak biliniyorsunuz.İnsanlar size hayranlık duyabilir ve sizin gibi olmak isteyebilir fakat size her zaman güvenmezler ve sizinle içten bir ilişki kurma konusunda tereddüt ederler..
51 - 60 ARASI
İnsanlar sizi heyecan verici,havalı,etkin bir kişiliği olan,doğal bir lider,her zaman en doğrusu olmasa da çabuk karar alabilen biri olarak görüyor.Sizi herşeyi en az bir kez denemek isteyecek,risk alan,cesur ve maceraperest biri olarak görüyorlar.Yaydığınız bu elektrik yüzünden sizinle birlikte olmaktan hoşlanıyorlar...
41 - 50 ARASI
İnsanlar sizi canlı,güleryüzlü,eğlenceli,pratik,ilgiçekici ,her zaman ilgi odağı olan ama her zaman dengeli biri olarak görüyor.Bunların yanında nazik,düşünceli,anlayışlı ve onları her zaman neşelendiren ve yardımcı olmaya çalışan biri olarak görüyorlar.
31 - 40 ARASI
İnsanlar sizi duyarlı,temkinli,dikkatli ve pratik biri olarak görüyor.Akıllı,yetenekli,ama mütevazi bir olduğunuzu düşünüyorlar.Çok çabuk arkadaş edinen bir değilsiniz fakat olan arkadaşlarınıza çok bağlı olan ve aynı bağlılığı karşıdan da bekleyen birisiniz.Sizi iyi tanıma şansına sahip olan biri,arkadaşalarınıza olan güveninizi kırmanın çok zor olduğunu ama bu güven kırıldığında da tamirinin eşit derecede zor olduğunu görür.
21 - 30 ARASI
Arkadaşlarınız sizi haddinden fazla titiz bir olarak görüyor.Çok temkinli,dikkatli ve ağır adımlarla yürüyen biri olduğunuzu düşünüyorlar.Tepkisel olarak bir ani reaksiyon vermeniz onları çok şaşırtır çünkü beklentikleri sizin herşeyi tüm açılardan dikkatlice değerlendirip sonra genelde karşıt bir karar vermenizdir. Bu reaksiyonun kısmen sizin temkinli doğanızdan kaynaklandığını düşünürler.
21 PUAN ALTI
İnsanlar sizi utangaç,sinirli,kararsız,arkasının tplanmasına ihtiyaç duyan,hiçbir sorumluluk almak istemeyen ve kararları hep başkalarına bırakan biri olarak görüyor.Kendi kendinize hiç yoktan üzüntüler yaratan birisiniz.Bazı insanlar sizi sıkıcı buluyor.Sadece sizi çok iyi tanıyan kişiler sıkıcı biri olmadığınızı biliyor.
 |
 |
|
24
|
TiaMaT |
1,870 |
01.04.2008 - 13:14:51 Son İleti: TiaMaT |
Immanuel Kant
(1724-1804) Felsefenin bilgi kuramı, etik, estetik, metafızik, varlık bilgisi gibi ana kollarında etkisi çağımız düşünürlerine dek ulaşan görüşlerin sahibi büyük Alman filozofu. Rene Descartes 'ın usçuluğu ile Francis Bacon ' ın deneyciliğini kendi felsefesinde özümlemesiyle Felsefe tarihinde yeni bir dönemin, Aydınlanma Dönemi'nin, başlangıcı sayılmıştır.
22 Nisan 1724'te Doğu Prusya'nın liman kenti Königsberg de (bugünkü Kaliningrad, Rusya) doğan Kant , yine bu şehirde t2 Şubat 1804'te ölmüştür. Kant, dinsel inancı insanın iç dünyasıyla sınırlayarak bir ahlâk yasasına bağlanmayı ve yaşamda yalınlığı ülkü edinen koyu Protestan bir aile ortamında yetişmiş; ailesinin Lutherci Kilise'ye bu içten bağlılığı ailenin dokuz çocuğundan dördüncüsü olan fılozofun eğitimini olanakli kılmıştır. Sekiz yaşında kilise okuluna gitmeye başlayan Kant, burada Latince öğrenmiş: büyük olasılıkla Lucretius'a beslediği hayranlık da bu okul yıllarında kök salmıştır.
1740 yılında doğduğu şehir olan Königsberg'deki Albertus Üniversitesi'nin tanrı bilim fakültesine kayıt yaptıran Kant, buradaki derslere katılmış olsa da daha çok Matematik ve fizikle ilgilenmiştir. Kant, ilk ciddi Felsefe derslerini usçu felsefenin önde gelen adlarından Christian Wolff u iyi bilen ve Newton'un Fizik konusundaki görüşlerinden haberdar olan Mastin Knutzen'den almış; babasının 1746'daki ölümü ve üniversiteye bağlı okullardan birine yaptığı iş başvurusunun olumsuz sonuçlanması nedeniyle akademik kariyer planlan kesintiye uğradıysa da Kartezyen ve Leibnizci fızik kuvvet anlayışlarını uzlaştırmaya çabaladığı Canlı Kuvvetlerin Doğru tahmin Edilmesine Yönelik Düşünceler adını taşıyan 1746 tarihli ilk yapıtını 1749'da yayımlatmayı başarmıştır.
1755'te yeniden üniversiteye dönerken Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kııramı da basıma hazırdır. Kant bu yapıtında, daha sonraları "Kant-Laplace Kuramı" olarak bilinecek olan evren kuramını biçimlendirmiştir.
Akademik unvanlarını alabilmek için yazdığı üç tezde ele aldığı konular Kant ' m bu yıllardaki görüşlerinin doğrultusunu ve ilgi alanlarım göstermesi bakımından kayda değerdir. Bu tezlerden Ateş Üzerine Birtakım Derin düşünmelerin Özlü Açıklamaları 1755) başlığını taşıyan çalışmada Kant, hem ateşin hem de ışığın tözü olan, düzenli olarak saçılan karmaşık bir madde ile cisimlerin birbirleriyle etkileşim içinde davrandıklarını ileri sürer. Kant 'ın üniversitedeki derslerinde ilk öğrettiği konular da Matematik ve fızikle ilgilidir. Hiç kuşku yok ki Kant'ın bilimsel gelişmelere olan bu ilgisi hiç de amatörce bir merak değildir; izleyen yıllarda insan ırkları, rüzgarların yapısı, depremlerin nedenleri, genel gökler kuramı gibi bilimsel konular üzerine yazdığı yazılar bu durumun en açık göstergesidir.
Bu tezlerden ikincisi, Metafizik Bilginin Teme! İlkeleri'nin Yeni Bir Açıklaması, 1755), Kant' ın üniversitede "özel hoca" (Privatdozent) olarak ders açma hakkını elde etmesini sağlar. Bu yapıtında, Wolff un ellerinde bir şeyin yokluğundan ziyade varlığı için bir neden olduğu biçimine bürünen Leibnizci gecer neden ilkesini ele alır. Kant'ın bu yapıtındaki yaklaşımı eleştirel sayılabilirse 'de hâlâ Leibnizci metafıziğin varsayımlarına meydan okumaktan uzaktır.
1756 tarihli Fiziksel Monadoloji (Monadologiam physicam) ise Newtoncu düşünme yöntemleriyle dönemin Alman üniversitelerinde egemen olan düşünce biçimlerini, yani Leibniz 'in felsefesini karşılaştırır. Leibniz'in görüşlerini Almanya'da yaygınlaştıran kişilerin başında sadık ardılı Wolff ile o yıllarda geniş ölçüde ders kitabı olarak okutulan Metafizik 'in (Metaphysica, 1739) yazarı Alexander Goalieb Baumgarten gelmektedir. Kuşkusuz bu düşünürler, kendi dönemlerinde Leibniz 'in yapıtlarına günümüzde olduğu kadar kolay ve eksiksiz erişme olanağına sahip değillerdir. Bu nedenle de ortaya koydukları Leibniz yorumu aşın ölçüde usçu ve oldukça kandır. Bu dönemde Kant için Newtoncu fızik, bilimsel içeriğiyle olduğu kadar felsefece yönüyle de önemlidir.
"Özel hoca" olarak geçirdiği on beş yıl boyunca Kant 'ın öğretmen ve yazar olarak ünü sürekli artmıştır. Fiziğin ve matematiğin yanı sıra mantık, metafızik ve ahlâk felsefesi konularında da dersler veren Kant, Königsberg Üniversitesi'ndeki profesörlük başvurusu birkaç kez başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da Berlin Üniversitesi gibi başka yerlerden gelen teklifleri hep geri çevirerek, doğduğu kentten hemen hiç ayrılmayarak kendi felsefesini olgunlaştırmayı yeğlemiştir.
1760'lar da Kant giderek daha çok Leibnizciliğe karşı çıkar oldu. Açıkça Newton yandaşı olan Kant artık Leibniz, Wolff ve Baumgarten 'in düşünce çizgisine karşı yazılar kaleme alıyor; romantik Jean Jacques Rousseau' n un ahlâk felsefesine büyük hayranlık besliyordu. Bu yılların ana yapıtı, Doğal Tanrıbilim İle Ahlakın İlkelerinin Apaçıklığı Üzerine Soruşturma., 1764) felsefenin kendisine örnek olarak matematiği alması ve apaçık öncüllere yaslanarak kanıtlanmış bir doğrular zincirini kurması gerektiğini ileri süren Leibnizci ilkeyi eleştirir. Kant, matematiğin, "keyfı" tanımlardan yola çıkarak açık seçik tanımlanmış işlemler aracılığıyla ilerlediğini, somut formlarla (biçimlerle) sergilenebilecek kavramlar üzerinde yükseldiğini ileri sürer.
Oysa, bütün bunların tersine Felsefe "bulanık ya da yeterince belirlenmemiş" kavramlarla işe başlamak zorundadır. Felsefe Matematik gibi "sentetik" (bireşimsel) olarak ilerleyemez; Felsefe çözümlemek, açıklamak zorundadır.
Kant , bilgikuramına ilişkin görüşlerinin temellerini Arı Usun Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft, 1781) adlı yapıtında ortaya koyar. Olgunluk döneminin en önemli yapıtı sayılan bu kitapta Kant, işe genel olarak metafıziğin olanaklılığını ya da olanaksızlığını göstermek ve olanaklıysa metafıziğin sınırlarını ve kapsamını belirlemek üzere usu eleştiriden geçirerek başlar. Ona göre, asıl sorun, deneyimden bağımsız olarak usun ve anlama yetisinin neyi ne kadar bilebileceğidir. Bu canalıcı sorunu çözmek ise insanın anlama yetisinin deneyimlere katkıda bulunurken kullandığı temel ilkeleri keşfetmekle ve insan usunun bu ilkeleri deneyim sınırlarının ötesine geçmeye zorladığında baş gösteren metafızik yanılsamaların maskesini düşürmekle olanaklıdır. Bilginin kaynağını ve oluş umunu çözümlemek amacıyla Kant , Arı Usun Eleştirisi’ nin ilk bölümünde "sentetik apriori" niteliğini taşıyan bilgiler olduğunu göstermeye girişir. Deneyimden gelen bilgilerin özelliklerini taşıması yönünden "sentetik", ancak deneyimi aşan bir kesinlik taşıması nedeniyle de "apriori" olacak bu türden bilgiler adeta deneycilerin kuşkuculuğuyla usçuların içi boş kesinliğini birleştiren bir çimento görevi görecektir.
Kitabın "Aşkınsal Estetik" başlığını adlı bölümünde Kant , kendi arı uzam ve zaman görülerimizde temellenmiş iç ve dış deneyimlerin uzamsal ve zamansal biçimlerinin (formlarının) "sentetik apriori" bilgisini taşıdığımızı göstermeyi amaçlar. Kant'a göre, uzamın ve zamanın bu apriori bilgisi için "Nesnelere baktığımızda yalnızca uzamlılık ve zamanlılık biçimlerini görürüz; kendi başlarına nesnelerin özelliklerini göremeyiz" diyen aşkınsal idealizm zorunlu koşuldur.
Arı Usun Eleştirisi 'nin "Aşkınsal Analitik'' başlığını taşıyan bölümünde ise Kant çığır bir görüş ortaya atar. Deneyimin olanaklılığının zorunlu koşulları olan algı biçimlerinin (formlarının) yanı sıra düşüncenin en temel ulamlarının da kendi başlarına insanın ürünü olduğunu savunur. Aynı yapıtın "Aşkınsal Diyalektik" adli bölümünde ise Kant geleneksel metafıziklerin, anlama yetisinin ulamlarını görü biçimlerimizin (Formlarımızın) ötesinde kalan nesneler hakkında bilgi edinmek üzere kullanılmasından kaynaklanan yanılsamalar olduğunu savunur.
Ancak, tüm bunlara dayanarak Kant' ın Arı Usun Eleştirisi 'ni bütün bütün olumsuz değerlendirmelerle bitirdiğini düşünmek yerinde bir saptama olmaz. Kant, usun kuramsal kullanımının metafizik kavrayışlar yaratmaktan uzak olsa bile deneysel araştırmaların yürütülmesi sırasında, hem doğa yasalarının yalınlığıyla hem de doğal biçimlerin çeşitliliğiyle karşımıza çıkan "düzenleyici" ilkeler sağladığını belirtir.
Kitabın son bölümlerinden "Arı Usun Kanonu"ndaysa pratik usun, erdem ile mutluluğun birleşmesiyle, özgürlük ile doğanın kavuşmasıyla en yüce iyilik idealini sunduğunu savlar.
Ahlak Metafığinin Temellendiıilmesi (Grundlegung zur Metaphysik der Sitten, 1785) ile Pratik Usun Eleştirisi (Kritik der praktischen Vernunft, 1788) adli yapıtında ise ahlâkın, ahlaklıliğın temel ilkelerini betimlemeye girişir. Kant'a göre hem doğa yasaları hem de ahlâk yasaları, insan usundan çıkar. Bu iki türden yasayla Kant, birbirleriyle uzlaşmaz iki dünyayı tanımlamış olduğunu düşünür: sürekli birbirleriyle çatışan içimizdeki özgürlük dünyası ile doğadaki zorunluluk dünyası. Bu iki dünyanın birbirinden ayrılan yönlerini sergilemek üzere harcadığı emeği Kant, hiç kuşkusuz bunlar arasında bir köprü kurmak üzere de harcamıştır. Nirekim, Yargıgücünün Eleştirisi nde (Kritik der Urteilskraft, 1790) zorunluluğun egemen olduğu doğa ile özgürlüğün ilke olduğu iç dünya arasında köprü kurmanın öneminden söz eder. Aynı bakış açısını son yapıtlarından Yetişkinlerin Çatışması 'nda (Der Streit der Fakultâten, 1798) da koruyarak, felsefenin ne yalnızca birtakım kavramların, görüşlerin bilimi ne de bilimlerin bilimi olduğunu; felsefenin insanı hem doğal haliyle olduğu gibi hem de toplum içinde olması gerektiği gibi her yönüyle ele alan bir insan bilimi olduğunu ileri sürer. Bu nedenle, usun eleştirilmesi, insanın evrendeki yerinin belirlenmesinde en önemli rolü üstlenecektir; çünkü insan tüm kavramların yaratıcısı olarak tüm yaptıklarından sorumlu tutulmalıdır.
Kuramsal felsefesinde Kant, duyarlığımızın ve anlama yetimizin biçimlerinin (Formlarının) birleşmesinden doğarak düşünsel özerkliğimizin belirtisi olacak ilkelerden kuşku duymaz; ancak insan duyarlığınınn sınırlarının ötesindeyken geçerli olan metafızik kavrayışların özerk kaynağı olarak insan usunu gösteren tüm girişimlerin birer yanılsama olduğunun altını koyultarak çizer. Kant pratik felsefesindeyse, hem değerlendirme yaparken hem de eylem karan verirken, tensel eğilimlerin baştan çıkarıcı kışkırtmalarından bağışık biçimde, insan usunun tüm edimlerin dayandığı ilkelerin özerk kaynaklı olduğunu öne sürer.
Fransız Devrimi'nin etkisiyle zamanın Alman aydınları kendilerini birdenbire siyasal sorunların içinde bulur; Kant da bundan payına düşeni alir. Kant' ın siyaset felsefesinin kilit kavramlarını onun "Bir Yaygın Kanı Üstüne: Kuramda Doğru Olabilir; Ama Bunun Eyleme bir Yararı Yok" ("Über den Gemeinspruch: Das mag in der Theorie richtig sein, taugt aber nicht für die Praxis", 1793), "Sonsuz Barışa Doğru " ("Zum ewigen Frieden", 1797) gibi yazılarında bulmak olanaklıdır. Kant'a göre baskı ancak özgürlüğün engellenmesine ya da ortadan kaldırılmasına karşı uygulandığında, dolayısıyla bireysel hak ve özgürlükler güvence alana alındığında haklıdır.
Kant 'ın gözünde hükümetler özgürlüğü korumak üzere vardırlar bireyler ise başkalarının özgürlüklerini çiğnemedikleri sürece kendi ereklerini belirleme ve gerçekleştirme hakkına sahiptirler. "Sonsuz Barışa Doğru"da ise Kant, ancak kendi çıkarlarım düşünmeyen yöneticilerin olduğu bir dünya cumhuriyetler federasyonunda savaşların sonunun gelebileceğinin umulabileceğini savlar.
Immanuel Kant 1770 yılında atandığı mantık ve metafizik profesörlüğünden 1797'de emekli olarak Doğa Bilimlerinin Metafızik Temel İlkelerinden Fiziğe Geçiş (tamamlayamayacağı bu çalişma için tutulan tüm notlar Opus Postumum adıyla 1936-1938 yıllarında basılacaktır) adını taşıyacak son büyük yapıtını bitirmeye girişir. Bu yapıtında Kant, kuvvet kavramı ile ulamsal çerçeveyi birlikte kullanarak yalnızca en genel mekanik (düzenek bilim) yasalarını türetmekle kalmayacağımızı, bunun yanı sıra maddenin ve onun kuvvetlerinin biçimlerinin en ayrıntılı dökümünü yapabileceğimizi göstermeye çalışır. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde aşkınsal felsefenin en yüksek noktasının, tanrı ile dünyayı "sentetik" biçimde bir ilke alünda birleştiren yer olduğunu savlar.
Kant 'ın her biri felsefece düşünmenin tarihinde iz bırakan yukarıda anılan yapıtları dışındaki diğer önemli çalışmaları arasında şunlar yer almaktadır:
Arı Usun Eleştirisi ’ nin (1781) yetkin bir özetini veren Gelecekte Bilim Olarak Çıkabilecek her Metafiziğe Prolegomena , 1783); Doğabiliminin Metafızik Başlangıcının Temelleri 1786); "Üç Eleştiri"sinin ardından kaleme aldığı Yalnız Usun Temelleri İçinde din .Din (Die Religion innerhalb der Grenzen der blossen Vernunft, 1793)
 |
 |
|
6
|
TiaMaT |
600 |
06.03.2008 - 13:44:30 Son İleti: TiaMaT |
AHMED CEVDET PAŞA
Ahmed Cevdet Paşa (26 Mart 1822, Lofça - 1895, İstanbul) Osmanlı Devleti'nde on dokuzuncu asırda yetişen büyük devlet ve bilim adamı. Mecelle'yi kaleme alarak İslam Hukukunu sağlam bir dille kitaplaştıran kişi.
Babası Lofça İdare Meclisi azasından İsmail Ağa'dır. İlk tahsilini Lofça’da yaptı. Yaradılıştan zeki ve kabiliyetli olduğu gibi, pek de çalışkandı. Dedesinin yardımı ile 1839 yılında İstanbul’a geldi. Medrese tahsiline başladı. Bu arada, matematik, astronomi, tarih ve coğrafya gibi ilimlerle de uğraşarak kültürünü artırdı. O zaman çok meşhur olan Murad Molla tekkesine tatil günleri giderek Farisi öğrendi ve Mevlana’nın Mesnevi’sini bitirdi. Divançe’sinde bulunan şiirlerin çoğunu bu tekkeye devam ettiği sırada yazdı.
1844’te 22 yaşındayken Çanat payesi ile Rumeli kaleminde kadı oldu. 1845 yılında müderris olarak İstanbul camilerinde ders vermek hakkını elde etti. 13 Ağustos 1850’de Meclis-i Maarif azalığı ile birlikte Dar-ül-Muallimin (Öğretmen okulu) müdürlüğüne getirildi. Bu mektebi kısa zamanda ıslah ederek, mektebe giriş ve imtihan usullerini yönetmeliklerle tesbit etti. Encümen-i Daniş’e (Osmanlı Akademisi) 1851’de asli üye seçildi.
"Tarih-i Cevdet" adıyla şöhret bulan kıymetli eserinin üç cildini 1854 yılında bitirip Sultan Abdülmecit'e sundu. Eseri çok beğenen Sultan, rütbesini yükseltti. Bir sene sonra da devletin resmi tarihçisi oldu.
Osmanlı Devletinin kanunlarını yapacak olan Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye'ye 1861 yılında üye tayin edildi. 1866 yılında ilmiye sınıfından vezirliğe geçti. Halep vilayetine vali tayin edildi. Bir müddet orada kaldıktan sonra yeni kurulan Divan-ı Ahkam-ı Adliye'ye başkan tayin edildi. Bu vazifede çok faydalı işler gördü; memleketin adliye ve hukuk sistemini devrin ihtiyaçlarına göre düzenlemeye çalıştı.
Ali Paşa, Fransız medeni kanununun tercüme edilerek Osmanlı Devletinde tatbik edilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Buna karşı Ahmed Cevdet Paşa ve aynı düşüncede olanlar, İslam Hukukunun zengin ve tatbik edilmiş en kuvvetli dalı olan Hanefi fıkhının sistematik hale getirilerek kanunlaştırılması fikrini müdafaa ediyorlardı. Bu ikinci yani, Ahmed Cevdet Paşa ve arkadaşlarının fikirlerinin tatbiki için 'Mecelle Cemiyeti' adıyla ilmi bir heyet toplandı. Memleketin en kıymetli hukuk alimlerinin iştirak ettiği bu meclis, Kur’an-ı kerimin hükümlerini kanun şekline sokup, bütün milletlerin kıymet verdiği Mecelle adındaki kitabı hazırlayarak, büyük hizmet etti.
Cevdet Paşa, 1879 yılında Maarif Nazırlığına tayin edildi. Sonra da, çeşitli valiliklerde, Adliye, Maarif, Dahiliye, Ticaret nazırlıklarında bulundu. Padişah’ın hususi encümenlerine iştirak etti. 26 Mart 1895’te vefat etti. Naaşı, Fatih Camii bahçesine defnedildi.
Ahmet Cevdet Paşa, ilk Türk kadın romancı olarak tanınan Fatma Aliye Hanım'ın babasıdır.
Kitapları * Tarih-i Cevdet: 12 cilttir. Osmanlı Devleti'nin 1774-1825 seneleri arasındaki tarihini anlatır.
* Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa: 12 kısımdır. Cevdet Paşanın en tanınmış eseridir. Âdem'den itibaren birçok peygamberin, İslam halifelerinin, İkinci Murad’a kadar Osmanlı padişahlarının tarihinden bahseder.
* Tezakir-i Cevdet: Devrinin siyasi, içtimai, ahlaki cephesini anlatmıştır.
* Ma’ruzat: Sultan İkinci Abdülhamid’e 1839-1876 yılları arasındaki tarihi ve siyasi hadiseleri takdim etmek için hazırlanmıştır.
* Mecelle: Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında bir hey’et tarafından hazırlanmıştır.
* Divançe-i Cevdet: Gençliğinde yazdığı şiirleri, Sultan İkinci Abdülhamid’in emriyle bu kitapta toplamıştır.
* Kavaid-i Osmaniye: Fuad Paşayla birlikte yazdığı dil bilgisi kitabıdır.
* Ayrıca Belagat-ı Osmaniye - Kavaid-i Türkiye, Takvim-ül Edvar-Miyar-ı Sedad, Adab-ı Sedat fi-İlm-il-Adab, Hülasatül Beyan fi-Te’lifi’l -Kur’an, Asar-ı Ahd-i Hamidi, Hilye-i Seadet, Ma’lumat-ı Nafia adlı eserleri çeşitli mevzulardan bahsetmektedir.
 |
 |
|
0
|
Live |
513 |
23.09.2007 - 03:11:47 Son İleti: BauLive |
| Forum Başlıkları |
 |
|
|
0
|
=Algos= |
185 |
15.02.2010 - 22:40:54 Son İleti: =Algos= |
 |
|
|
0
|
=Algos= |
101 |
15.02.2010 - 22:40:16 Son İleti: =Algos= |
 |
|
|
0
|
=Algos= |
112 |
15.02.2010 - 22:39:41 Son İleti: =Algos= |
 |
 |
|
2
|
Berdus |
981 |
18.10.2009 - 17:05:45 Son İleti: ekmelulhalk |
Belgenin içeriği;
Kavramlar
Sosyolojinin özelliği
Sosyalleşme
Bağlam,
Etik,
İçselleştirme Süreci,
Uygar kayıtsızlık,
Statü ve ölçütleri,
Kategori,
Sosyal Grup,
Birincil/İkincil İlişki,
Toplum/Topluluk(cemiyet/CEmaat),
Kibbutz,
Parsons,
Tönnies,
DAvranış Örüntüsü,
Kültür,
Grup- İlişki,
Kurumlaşma,
Kültürleşme,
kültürlenme,
asimilasyon,
Tampon kurumlar,
Etnosantrizm,
çokkültürlülük,
kitsch(kiç),
Sosyo-kültürel kavramlar,
Sosyal değerler,
emik/etik bakış,
Suç,
Mead,
neoliberal...,
Sosyal Hareket,
Modernite,
post Modernite,
Küreselleşme....
Yani tüm ders konuları içinde. Ek kaynaklar; Anthony Giddens' a ait olan Sosyoloji Kitabı Ders için tavsiye edilen. Ayrıca Anthony Giddens Sosyolojisi - Yrd Dç. Dr. Ali Esgin ' e ait olan bu kitap da size gerçekten yardımı dokunacak bir kaynak.
Yararlı olması dileğiyle...
 |
 |
|
4
|
nemesis |
301 |
08.09.2009 - 11:09:58 Son İleti: nemesis |
2009 sosyoloji kazananlar kimler xD
 |
|
|
4
|
loresima |
289 |
30.07.2009 - 18:17:22 Son İleti: =Algos= |
Hepimizin bildiği üzere keşkelerle başlayan cümleelrin hayatımızdaki ağırlığı hiçte azımsanacak türden değildir. Bu keşkeli cümleler hayatımızı abluka altına alıp, geçmişin bataklığına bizi iyice batırdığı gibi, yeni olarak nitelenebilecek her türlü hamleyi ise iyice dibe batmak durumuna sokuyor.
Keske daha çok ders çalışsaydım, şimdi bu durumda olmazdım!
Keşke, bu pazartesi sevgilime çiçek alsaydım, o zaman bunları daha çabuk atlatırdık!
Keşke oğluma o şekilde bir görüntü çizerek bağırmasaydım!
Örnekleri çoğaltabiliriz istersek elbette ama bu kadar örnek en azından bu konu için yeterli. Neticede farkında olmak adına oluşturulan bir yazı. Amacına ulaşacaktır bu kadar örnekle elbette.
Keşke’ lerin sakıncalarını kısaca sıralayalım:
1. Yeni hamlelerimizde bize engel olur.
2. Geçmişe takılmamıza neden olur.
3. Gerginliğe neden olur.
4. Başarısızlıklara yoğunlaşmamıza neden olur.
5. Yerimizde saymamıza neden olur.
6. Psikolojik sorunlara neden olabilir.
7. İnsanların bizden uzaklaşmasına neden olabilir.
8. İş hayatında yada aile hayatında ilişkilerde bozulma yaşamamıza neden olabilir
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
256 |
04.06.2009 - 12:25:58 Son İleti: zeytin |
Felsefe’de dünyayı ve varoluşu, bilinç ve düşünceyi önem vererek açıklayan öğreti... idealistler, varlıklar arasındaki soyut ilişkilerin, duyularla algılanan nesnelerden daha gerçek olduğunu ve insanların var olan her şeye düşünsel bağlamda, idealar aracılığıyla ve idealar olarak bildiğini savunurlar. İdealizmin birçok türü olmakla birlikte hepsinin paylaştığı ortak ilkelerden söz edilebilir. Tümellerin varlığı, burada ve şimdi varolanıın aşılması, varlıklar arasındaki ilişkilerin o varlıkların dönüştürüleceği varsayımı, çelişik bileşenleri bütünleştiren sistemler kurmaya yönelik diyalektik yaklaşım,; zihnin, özellikle tinin maddeden önce sayılması.
Metafizik veya epistemolojik yaklaşımı temel alması bakımından idealizmin iki temel biçimi vardır: metafizik idealizm gerçekliğin idealara dayandığını, epistemolojik idealizm ise bilgi sürecinde zihnin yalnızca tinsel olanı kavrayabileceğini ya da nesnelerin gerçekliğinin algılanabilirliklerinden kaynaklandığını savunur. İlk biçimi ile idealizm dünyadaki temel tözün madde olduğunu, bunun da maddi biçimler ve süreçlerle bileneceğini ileri süren maddeciliğin, ikinci biçimi ile insan biliminin, zihnin dışında ve bundan bağımsız olarak var olan nesneleri gerçekte oldukları gibi görüp kavradığını öne süren gerçekliğin karşıtıdır. Gözlemlenebilir gerçekleri ve ilişkileri vurgulayarak metafizik görüşlere karşı çıkan olguculuk ile ateizm ve şüphecilik gibi akımlarda idealizme karşı çıkar.
Felsefi idealizmin tarihsel gelişiminde, başlıca üç sorunu yanıtlama çabası belirleyici olmuştur.
1)İnsan deyiminin sonul gerçekliği nedir? Bu soruya verilen yanıtlar iki uç arasında dağılır. Deneyci filozoflardan David Hume’a göre insan deneyiminde anlatımını bulan sonul gerçeklik, olayların her bireyin bilincinde ard arda akışıdır. Bu düşünce, tüm gerçekliğin tek bir benliğin anlık duyu deneyimine indirgenmesi sonucuna varır. Öteki uçta usçu filozoflardan Spinoza’yı izleyenler için sonul öz, kendi başına var olabilen ve yalnızca kendisi tarafından kavranabilendir.
2) bilginin içeriğinde verilen nedir? Verilerin mantıksal yorumu ve açıklamasıyla ne elde edilebilir? İdealistlere göre bilgi sürecinin sonu, bireysel deneyimin dışında kalmakla birlikte gene de somut bir tümel ya da bir dizgedir. Verilen mantıksal yorumu ve açıklaması, gerçekte, yeryüzünü üzerinde yaşayanlarca tümüyle yeni bir biçime dönüştürülmesi demektir.
3)Bir düşünür zaman içindeki oluşum ve değişim olgusu ya da değişik amaçlar ve değerler karşısında nasıl bir tutum alınmalıdır? İdealistlere göre us yalnızca doğadaki uyumlu düzeni ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda uygar bir toplumun kültürel yaşam ının parçası olan devleti ve öteki kurumları da yaratır, bu kurumların değerlerini korumak ve geliştirmek, her uygar insanın ahlaki temel görevidir. Uluslar arası etik kurallarına da katkısı bulunan idealistler, hiçbir ulusun etkin güçlerini bir başka ulus üzerinde hüküm sürmek için kullanamayacağını ileri sürerler. Bu güç, yalnızca bir başka ulusun yaratıcı güçlerini ilerletmek, onların kültürel düzeyini kalkındırmak için kullanabilinir. İdealizmin de tarih felsefesi, değer felsefesiyle yakından ilişkilidir. Benedotto Croce bu tarih felsefesini “her gerçek tarih, çağdaş tarihtir” deyimiyle özetler.
İdealistlerin başlıca dört savından biri Berkeley’in esse est percipi (var olmak algılanmış olmaktır) ilkesidir. Nesnelere dayandırılan bütün nitelikler duyu nitelikleridir. Bunlar ancak duyu organları bulunan bir özne tarafından algılandıklarında var olurlar. Maddenin varlığını ve duyu algılarının maddeden kaynaklandığını görüşünü yadsıyan bu yalın sav, geniş tartışmalara yol açmıştır.
Özneyle nesnenin karşılıklı birbirine bağımlı olduğu savı, birinci savla yakından ilişkilidir. Nesnesi olmayan bir özneyi düşünmek olanaksızdır; çünkü özne olmak bir nesnenin ayrımında olmaktır. Buna karşılık her nesne de ancak bir öznenin karşısında nesnedir. Bu ilişki mutlak ve evrensel bir biçimde karşılıklıdır. Dolayısıyla her tam gerçeklik, bir nesneyle bir öznenin birliğidir, yani somut bir tümeldir.
İdealizmin üçüncü savına göre insanın en dolaysız deneyiminde, yani kendi öznel bilinçliğinde sezgisel ben, tinsel özellik taşıdığı var sayılan sonul gerçekliği doğrudan kavrayabilir. Örneğin Platon’a göre, “iyi ideası”na sıçrama mistik bir nitelik taşır.
İdealizmin dördüncü savı özellikle Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için geliştirilmiştir. 11. yüzyılda Canterbury’li Aziz Anselmus’un geliştirdiği bu sava göre yetkin bir varlığın varolması zorunludur, çünkü varolamak yetkinliğin temel öğelerinden biridir. Tanrı yetkin olduğunu göre varlığı da zorunludur. Bazı idealist filozoflar bu savı idealizmin öteki ilkelerine de yaymışlardır
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
185 |
04.06.2009 - 12:18:06 Son İleti: amedim |
Hümanistık Yaklaşım
Çağdaş bir psikoloji akımıdır. Kurucuları Geştaltçılardan etkilenmiştir. Varoluşçu felsefe akımının görüşlerini benimsemişlerdir. Bu yaklaşımın öncü ve temsilcileri Rogers, Maslow, Sartre, Charolette Bühler, Frankl, Binswagner'dir.
Davranışçı ve psikanalitik yaklaşımlara karşı görüşleri vardır. Özellikle insanı ele alışları açısından öteki ekollerden ayrılırlar. Bu yaklaşıma göre insan kendine göre bir değerdir, belli bir toplum düzeninin yada iş örgütüdür, aracı haline getirilmemelidir. İnsan kendisinden, davranışlarından, oluşturacağı kimliğinden kendisi sorumludur. Hayatı kendisi için yaşamaya değer, anlamlı bir hale getirmek kişinin kendisine düşer. Ölümlü olan insanın hiçbir yaşantısı tekrar etmeyecektir. Geçmiş ya da gelecek değil, içinde yaşanılan an önemlidir.
İnsan için bilim amaç değil, ancak araç olabilir. İnsanı tanırken dogmatik görüşlerden kaçınmak gerekir. İnsan davranışlarını denetim altına almak yerine, daha çok özgürlüğe yer verilmelidir. İnsanı anlamak için onun iç yapısını bilmek gerekir. Bunun için iç gözleme baş vurmak zorunludur. İnsan cansız bir nesne olmadığından, dıştan bakılarak davranışları yordanamaz. Bu akım insanı inceleme yöntemini getirmiştir. Psikolojiyi bir bakıma yeniden felsefeye yaklaştırmıştır.
Psikolojinin amaçlarından biri insan davranışlarını kontrol etmektir. Oysa Hümanisttik yaklaşımda olanlar, psikolojik kontrolün insanlığın zararına kullanılabileceği inancındadırlar. Örneğin, iyi insan yetiştirmek doğru amaç gibi gelebilir. Ancak bu konuda çok çeşitli görüşler ortaya atılabilir.
Carl Rogers ve İnsancıl Psikoloji
Rogers iznelci ve fenemenoloji ile yaklaşım getirmiştir. Davranışlar ancak insanın öznel bakış açısını anlayarak değerlendirebilir. Rogers'a göre insanın kendi varoluşunun bilincinde olması onun dengeli, gerçekçi kendini ve diğer insanları zenginleştirici davranışlar geliştirmesine neden olur. Rogers insanları doğuştan iyi huylu ve çevresiyle etkin ilişki kurabilecek diye niteler.
Bireye terapistin yardım edebilmesi için üç nitelik gereklidir.
1)Empati: Terapist danışanı anlayabilmesi için onun fenemenolojik dünyasına eğilmesi gerekir.
2)Değer Verme: Terapist danışana koşulsuz değer vermeli onu hiçbir zaman yargılamamalıdır.
3)İçtenlik: Terapistin içtenliği duruşunda süren ilişkisinde bir andan, diğerine hissedebildiği yaşantılarından kaynaklanır. (Geçtan, 1980)
Rogers danışandan hız alan Psikolojik danışma terimini ortaya attı. Danışanın duygularına karşılık veren sıcak bir tutum önerilmektedir. Rogers’in görüşleri insancıl psikoloji akımından sayılmaktadır. İnsanı güdüleyici en önemli güç kendini gerçekleştirme amacıyla gizil güçlerine etkinlik kazandırma eğilimi insanda doğuştan vardır. Bir insanın bir yaşantıyı olumlu veya olumsuz nitelemesi bu davranışın organizmasının gelişmesine ve zenginleşmesine katkıda bulunup bulunmaması değil, diğer insanlardan öğrendiği değer verilme koşullarına uyup uymamasıdır. Bireye ilişki içinde bulunan terapist onu koşulsuz kabul edici bir ortam içine sokacaktır.
Empatik anlayış gereği kendini onun yerine koyacaktır. Burada iki kavram önemli, empati ve içtenlik. Terapist danışanın iç dünyasına kendisini vererek bu duyguları kendi içinde yaşamaya çalışır. (Empatik anlayış) Bunu yaparken kendi yaşantısını da anlamaya çalışır bunu da içtenlik denir. (Geçtan, 1980).
Carl Rogers (1961 - 1977) insan doğasına iyimser bakan psikologlardan birisidir. Her insan doğuştan mutluluğu arar, potansiyelini gerçekleştirmek için çabalar demekte gelişme ve iyiye doğru değişme insanın doğasında vardır. Bir kimsenin kendisi ile ilgili algılamaları ve kanaatleri onun benlik bilincini oluşturur. Olumlu benlik bilinci için koşulsuz sevgi (unconditioned love) gereklidir. Koşulsuz sevgi birey ne yaparsa yapsın onun sevgi ve saygıya layık olduğunun kabulüdür. Bu tür sevgi içinde büyüyenlerin benlik anlayışları, güçlü ve olumludur. (Cüceloğlu, 1998)
Rogers’a göre birey benliğin her yönünü algılama özgürlüğüne sahiptir. Bireye yapılabilecek yardım onun yöneltmekten ziyade (direct) yüzleştirmektir. (Facilitate). Benliğini kabul eden birey savunma mekanizmalarına çok az ihtiyaç duymaktadır. Gelişme açıktır. (Gladding, 1988)
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
214 |
04.06.2009 - 12:17:07 Son İleti: amedim |
BİLGİ FELSEFESİ (Epistemoloji)
Bilgi felsefesi bilgiyi genel olarak ele alan bilgi ile ilgili problemleri araştıran felsefe disiplinidir.
Bilgi Kuramının Temel Kavramları:
Bilgi: Öznenin amaçlı yönelimi sonucunda, özne ile (suje, insan) nesne ( obje, bilginin konusu olan şey ) arasında kurulan ilişkinin ürünüdür.
Doğruluk: Bir önerme, inanç, düşünce yada kanaatin bazı temellere yada ölçülere bağlı olarak sahip olduğu doğru olma özelliği.
Gerçeklik: En genel anlamı içinde dış dünyada nesnel bir var oluşa sahip olan varlık. Varolanların tümü. Bilen insan zihninden bağımsız olarak var olan her şey.
Temellendirme: Sorulan bir soru yada öne sürülen bir sav için dayanak, gerekçe, temel bulma işidir.
Bilgi Teorisinin Başlıca Problemleri:
1. Bilginin imkanı problemi.
2. Bilginin doğruluğu problemi.
3. Bilginin kaynağı problemi.
4. Bilginin sınırları problemi.
1. Bilginin İmkanı Problemi:
Bilginin imkanı ve kaynağı sorusuna verilen cevapları iki ana başlıkta toplamak mümkündür.
a. Septisizm(Şüphecilik): Doğru bilginin mümkün olmadığını yada elde edilen bilginin doğru olup olmadığından kuşku duyulması gerektiğini savunan yaklaşımlara verilen genel addır.
b. Dogmatizm: Doğru bilginin elde edilmesini mümkün gören bütün yaklaşımların genel adıdır.
Doğru Bilginin İmkansızlığını Savunanlar:
Sofistler: Sofistler her kesin üzerinde birleşebileceği bir bilginin olmayacağını savunurlar. Sofistler bilgi konusunda görelik kuşkucu ve yararcıdırlar. Sofistler şüpheci filozoflardır.Başlıca temsilcileri şunlardır:
Protogoras: Protogoras’a göre insan her şeyin ölçüsüdür.Bu her şey insana göre değişir demektir.
Not: Böyle kişiden kişiye değişen bilgilere göreli bilgi, bilginin kişiden kişiye değiştiğini savunan düşüncelere de görecelik denir (Rölativizm).
Gorgias: Gorgias’a göre hiçbir şey yoktur, olsaydı da bilemezdik, bilseydik de başkalarına iletemezdik. Sözleriyle aşrı bir kuşkucu olduğunu göstermektedir.
Eski yunanda diğer bir aşırı kuşkucu grup Pyrrhon, Timon, Arkesilaos ve Karneades.
Pyrrhon ve Timon’un öğretisi üç noktada toplanır.
1. Nesnelerin gerçek yapısı kavranamaz.
2. Nesnelere karşı tutumumuz yargıdan kaçınmak olmalıdır.
3. Ancak bu tutumla ruhsal dinginliğe (huzura) ulaşılır.
ŞÜPHECİLİK TÜRLERİ
a- Tavır olarak şüphecilik: Felsefenin önemli niteliklerinden biri eleştirici olmasıdır. Felsefe tarihi içerisinde hemen hemen bütün filozoflar birbirlerinin görüşlerine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmışlardır.Bu anlamda felsefi bakımdan sağlıklı bir tavır olarak şüphecilik felsefede vardır.
b- Bir yöntem olarak şüphecilik: Şüpheciliğin bir yöntem, belli bir doğrulara ulaşmak üzere bir araç olarak kullanılmasıdır. Yöntemsel kuşkuculuğun bilinen en iyi örneği Descartes’tir.
c- Aşırı şüphecilik: Sofistlerde ve bunlara benzer filozoflarda görülen hiçbir doğruluğun olmadığını savunan görüşlerin ifadesi olan şüpheciliktir.
Doğru Bilginin İmkanını Savunanlar:
Sofistlerin ve septiklerin karşısında yer alan filozoflar genel geçer bir bilgiye ulaşmanın olanaklı olduğunu savunurlar. Ancak sıra genel geçer bilginin kaynağı ve ölçütünün ne olduğu sorusuna geldiğinde yine hareketli bir tartışma başlar.
1. Rasyonalizm (Akılcılık): Bunlara göre genel geçer bilginin kaynağı ve ölçütü akıldır.
a- İnsan bilinci düşünmemin temel ilkelerine doğuştan sahiptir. (Bilgilerin doğuştan geldiğini kabul ederler.)
b- Duyu organlarımızın verdiği bilgiye güvenilmez. Çünkü bu bilgiler kişiye, koşullara ve duruma göre farklılık gösterir. Duyu bilgisinin karşısına “akıl bilgisini” koyarlar.
c- Yöntem olarak tümdengelimi kullanırlar. Genel-geçer akıl bilgilerinden hareketle tekil konuların bilgileri türetilir.
d- İdeal bilim olarak matematik ve mantığı görürler.
Başlıca temsilcileri Sokrates, Platon, Aristotales, Descartes, Hegel.
2. Empirizm (Deneycilik): Bunlara göre doğru bilginin kaynağı ve ölçütü deneydir. (Tecrübe ve yaşantı buna dahildir.)
a- Akla dayalı bilgilere değil duyulara dayalı bilgilere güvenirler.
b- Yöntem olarak tümevarımı öngörürler.
c- İdeal bilim deney olanağının en çok olduğu fiziktir.
d- Doğuştan bilgilerin olmadığını, bilginin sonradan kazanıldığını savunurlar.
Temsilcileri: J. Locke, D. Hume, Berkeley, Condillac.
J. Locke’ye göre insan zihni doğuştan boş bir levhadır. Duyu ve deney verileri bu levhayı doldurur. D. Hume’ye göre ise bilginin temelinde izlenimler vardır. İzlenimler ise duyu organlarıyla elde edilir.
Not: D. Hume’ un önemli özelliklerinden birisi nedensellik ilkesine getirdiği eleştiridir. Dış dünyada her hangi bir neden-sonuç bağı yoktur. Bu bağı insan kendi zihninde deneyimleriyle oluşturmaktadır.
3- Kritisizm (Eleştiricilik): Rasyonalizm ve Empirizmi eleştirip yeni bir sistem geliştiren 18. yy. alman filozofu Kant olmuştur. “Her türlü bilgi deneyle başlar, ancak deneyden çıkmaz.” Bunun içinde bilginin öğelerinin ortaya konması, özneden gelen öğelerle nesneden gelen öğelerin belirlenmesi gerekir. Kant’a göre bilginin bütün malzemesi duyulardan algılardan deneyden gelir. Ancak bu malzemenin bilgi haline gelebilmesi için belli bir işlemden geçmesi gerekir. Bilen özne (insan, akıl ile) bu malzemeyi alır, işler ve bilgi halinde ortaya koyar.
4- Pozitivizm (Olguculuk): Pozitivizmin en ünlü temsilcisi Aguste Comte’tur. Buna göre bilginin konusu olgudan ibarettir. Olgular ise gözlem, deney ve ölçüm alanına giren her şeydir. Comte’a göre duyuların sağladığı gerçekleri bilmek bunların doğru bilgisini edinmek mümkündür. Bu bilgi olayların özünü ve gerçek nedenlerini değil, olayların yasalarını bu yasaların bilgisini verir.
4- Entüsiyonizm (Sezgicilik): Sezgiyi bilginin özelliklede felsefe bilgisinin temeli olarak gören görüşlere sezgicilik adı verilir. Sezgici görüşün temsilcileri, sezginin nesnesini doğrudan doğruya araçsız kavrayan bir bilme yetisi olduğunu düşünürler.
Entüisyonizm’in temsilcilerinden H. Bergson’a göre hayat süreden ibarettir. Aralıksız bir oluştur, parçalanmayacak bir bütündür. Zeka bu hayatın bilgisini veremez. Süre olan hayatın bilgisini sezgiyle kavrayabiliriz demektedir.
Gazali ise bu sezgi gücünü “kalp gözü” olarak ifade eder.
5- Pragmatizm ( Faydacılık ): Pragmatizm, hem bilginin alanı sınırları hem de ölçütü hakkında faydacı bir görüş içerir. Pragmatizmin önemli temsilcisi W. James bir önermenin doğru olduğunun biricik göstergesinin onun işe yaraması olduğunu söylemektedir. Ona göre teoriler, karşılaştığımız problemleri çözmek için kullandığımız araçlardır. Teorilerimizin doğru olup olmadığını pratikte işe yarayıp yaramaması belirler. Yani bilginin ölçütü faydasıdır. Diğer önemli temsilcisi J. Dewey doğruyu karşılaştığımız problemleri çözmemizde bir araç olarak tanımlar.
6- Fenomonoloji (Görüngü bilim): Fenomonolojinin kurucusu olan E. Husserl’e göre duyusal, deneysel olarak verilmiş olan her tek nesnenin bir özü bulunduğunu, bu özün ise yalnızca bilinçle, bir çeşit görüyle kavranabileceğini ileri sürer. Fenomonolojinin temel ilkesi bu özlere gitmek, bu özlerin bilgisini elde edebilmektir
 |
|
|
2
|
TiaMaT |
173 |
04.06.2009 - 12:16:48 Son İleti: oznur |
Lütuf gerçekliğine inanç ve onun geleceğine duyulan umut mükemmeldir. Ama bu spiritüel tembellik ve ahlaksal günah için bahanelere dönüşmemelidir.
Yüce Benliğin Lütfü yardımınıza gelmezse, bütün gayretleriniz sonuçsuz kalacaktır. Ama, diğer yandan, kendiniz gayret etmezseniz, Lütuf un gelmesi hiç mümkün değildir.
Yukarıdan inen tahmin edilemez bir şey olarak Lütuf gerçeği bu konuda tümüyle çaresiz olduğumuz, yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. En azından kendimizi hem Lütuf u çekmeye hem de geldiğinde doğru biçimde davranmaya hazırlayabiliriz. Şimdi bile, kalplerimizi temizleyebilir, zihinlerimizi eğitebilir, bedenlerimizi terbiye edebilir ve diğerkam hizmeti besleyebiliriz. Bu durumda lütuf istemek için gönderdiğimiz her haykırış, bu hazırlıklarla desteklenecek ve vurgulanacaktır.
Lütuf la ilgili herhangi bir yasa varsa, bu Yüce Benliğe sevgi sunmamıza, bu yüzden de ondan lütuf almamıza benzer bir şey olur. Ama bu sevgi, bizim için ne kadar anlam taşıdığını gösterecek bir ölçüde ona isteyerek zaman ve düşünce feda edecek kadar yoğun, büyük olmalıdır. Kısacası, daha fazla almak için daha fazla vermek zorundayız. Sevgi de verebileceğimiz en iyi şeydir.
Gerçek şudur: Daha yüksek güç herkese lütuf verir, ama herkes bunu alamaz, buna razı ya da hazır değildir, herkes onu fark edemez, bu yüzden de birçok kişi onu kaçırır. İnsanların bir hazırlık olarak ilk önce kendi üzerlerinde çalışma gerekliliğinin nedeni budur.
Hem kutsal kendini düzeltme görevi hem de ona getireceğiniz açması zayıflığın farkına kesin bir şekilde vardığınızda, Lütuf un kurtarıcı ve dönüştürücü gücünü alma ihtiyacı da mantıksal olarak bunu izler. Bu durumda, psikolojik olarak onu almaya hazır olursunuz. Lütuf u kendinize çekemezsiniz, yalnızca isteyebilir ve bekleyebilirsiniz.
Kendi daha alt düzey doğanızı yalnızca kendi çabalarınızla zaptetme düşüncesi Lütuf a yer bırakmaz. Daha dengeli bir yaklaşım bulmak daha iyi olacaktır. Çabalarınızda bu çabaların kendi başlarına size aradığınız her şeyi getiremeyeceğini öğrenmeniz gerekir. Lütuf u çekmek için ilk adım duayla kibrinizi kırmak ve zayıflığınızı itiraf etmektir.
Lütuf tek yönlü bir işlem değildir. Az sayıda kişinin yanlış bir şekilde inandığı gibi, karşılıksız bir şeyler almak da değildir. Hiçbir yerde karşılık diye bir şey yoktur. Çünkü Lütuf işlemeye başladığında, aynı zamanda onu engelleyen olumsuz nitelikleri de dağıtmaya başlayacaktır. Bunlar direnecektir, ama doğru bir kendini bırakma tutumu benimser ve gitmelerine razı olursanız, uzun süre direnemeyeceklerdir.
Ancak, kendinizin bir parçası, ya da "doğal" gibi göründükleri için onlara tutunmayı sürdürürseniz, ya Lütuf geri çekilecektir ya da sizi bu engelleri zorla, sonuç olarak da acı verici bir şekilde kaldıran durum ve koşullara götürecektir.
Kendi aklınız başaramadığında ve kendi idareniz üstesinden gelemediğinde, kendinizin ötesinde ve üstünde bir kaynaktan gelen Lütuf tüm sorularınıza verilecek son yanıt, tüm sorunlarınızın son çözücüsüdür. Bu armağan için ilk ibadetkar çağrı kendi içinizdeki karışıklığı susturma ve zihninizdeki kargaşayı dindirme yoluyla başlamalıdır. Ego kendi doğal güvenilmezliğinin farkına varmalı ve pasif meditasyon halindeki ısrarlı etkinliğini durdurmalı, kesmelidir.
Lütuf kendini sizde göstermeden önce iki şeye gereksiniminiz var. Biri bunu alacak kapasitedir. İkincisi onunla işbirliği yapmaktır. İlki için egonun kibrini kırmanız, ikincisi için de egoyu arındırmanız gerekir.
Sizin göreviniz bir yol açmak, engelleri kaldırmak, konsantrasyon kazanmaktır ki bu şekilde, Yüce Benliğin lütfü size ulaşabilir. Her iki etkinliğin birleşimi sonucu üretir.
Tüm çabalarınız kendini düzeltme üzerine yoğunlaşırsa, düşünce döngünüz küçük ve sınırlı olacaktır. Küçük olan bir şey sizin gözünüzde aşırı önemli bir hale gelecektir, anlamsız olan da anlamla dolu olacaktır. İki tutumu -Lütuf'un gücüne kendinizi bırakmak ve ona inanarak- dengelemek ihtiyacındayız.
Yüce Benlikten kendilerine en büyük kutsamayı, onun lutfunu vermesini isteyenler kendilerine Yüce Benliğe ne vermeye -ne kadar zaman, sevgi, fedakarlık ve öz disiplin- razı olduklarını sormalıdırlar.
Lütuf u mümkün kılmaya yardımcı olan koşullar ilk olarak nesnelerle dolu modern uygarlığınkinden daha basit bir yaşam ı, ikinci olarak da Doğa'yla paylaşımı ve ona saygıyı gerektirir.
Lütuf tümüyle Yüce Benliğin işlemidir, ama siz de arzularınız ve dualarınızla, bakışlarınızı sık sık küçük kişiliğinizden bu daha büyük benliğe çevirerek onun gelmesine yardımcı olabilirsiniz. Bu nedenle bir kriz süresince görünürde boşluğa yollanan hiçbir samimi ve devamlı haykırış Yüksek Benlik tarafından duyulmadan kalmaz. Ama bu hem düşünceleriniz hem de eylemleriniz tarafından dile getirilme anlamında içten olmalıdır.
Ayrıca sadece bir saatlik bir duygu durumu değil, sürekli bir büyük amaç olma anlamında devam ettirilmelidir. Daha yüksek güçten içtenlikle yardım isteyen kişiler bunu boş yere istemeyecektir, her ne kadar tepkisi beklenmedik bir biçimde, bazen hiç o anki çıkarlarına göre değil, bazen de umutlarının çok ötesinde olsa bile, her zaman görünürdeki yarardan çok gerçek yararları içindir.
Lütfü istiyorsanız, önemsiz şeyler, hatta zararlı (çünkü olumsuz) dedikodu ve etkinliklerle zamanı boşa harcama konusuna dikkat etmek, karakterinizi arındırmak, bilgelerin keşiflerini araştırmak, yaşam ınızın gidişatı üzerinde iyice düşünmek, zihni dinginleştirme ve duygusal terbiye uygulaması gibi, onu hak edecek bir şeyler yapmalısınız.
Lütfü arayanlar onu hak edecek bir şeyler yapmalıdır. Kendilerini incitmiş olanları bağışlasınlar; kendi güçleri altındaki kişilere ya da kendilerinden yardım alma gereksinimi olan insanlara merhamet etsinler; masum hayvanları katletmeyi bıraksınlar. Bu gerçekten sanki kendileri lütuf bahşediyormuş gibi olacaktır. Böylece başkalarına verdikleri şeyleri kendileri de almayı umabilirler.
Lütuf her zaman sunulur, genel bir şekilde, ama bu ikramı görmeyiz; gözlerimiz kördür, bu yüzden onu kaçırırız. Bu durumu nasıl tersine çevirip görme yetisi kazanabiliriz? Uygun koşulları hazırlayarak. İlk olarak, yaşam ın olağan gidişatından çekilmek için her gün belli bir süre -başlangıçta kısa bir süre- belirleyin. Bu dönemi içe yönelmeye, meditasyona ayırın. Birkaç dakikalığına dünyadan ayrılın.
Her kim Yüce Benliğin Lütfunu istiyorsa aynı zamanda bu lütfü almaya uygun olması için gereken uzun bir kendini düzeltme uğraşı ve kendini arındırma sıkıntısı dönemini de istediğinden haberdar olmalıdır.
Lütufun sizden daha yüksek ve sizin dışınızda olan bir kaynak tarafından verilmesi gereken bir şey olduğu doğrudur. Ama yaptığınız belirli çabaların herhangi bir şekilde gelecek olduğundan daha kısa bir sürede bu armağanı çekebileceği de doğrudur. Bu çabalar şunlardır: sürekli dua, düzenli oruç tutma.
Lütuf karmanın olgunlaşması ya da daha yüksek bir güce doğrudan başvurmaya bir karşılık olabilir veya bir azizin başvurmalarıyla gelebilir. Güç'e İnanç lütufla ödüllendirilir. Başvurmalar işe yaramıyorsa, ters karmalar çok güçlü olmalıdırlar. Materyalistler bu tür başvurmalarda bulunmazlar, bu yüzden de yapılan iyi eylemler, iyi karmayı biriktirmediği sürece hiçbir Lütuf alamazlar.
Öğrettikleri dersleri tam olarak ve açık bir şekilde kalbimize alıp serbest bırakmadıkça geçmiş hataların bağışlanması mümkün değildir.
Yaşamdaki yanlış bir gidişat için duyulan üzüntü, bunu bırakma kararlılığı ve belirli düzeltmeler yapmaya hazır olmak, Lütuf u elde etmenin ön koşullarıdır.
Günah çıkarma, geçmişteki belli eylemlerin, ister sadece tedbirsizlik ister tümüyle kötülük olsun, yanlış davranışlar olduklarına, asla yapılmamış olmaları gerektiğine ve ileride benzer bir durumla yeniden karşılaşıldığında, bunları yapmamak için elinizden geleni yapacağınıza dair içten, dürüst bir farkındalıkla yapıldığında iyi bir uygulamadır. Vicdan azabı, tövbekarlık ve düzeltmeler yapma isteği, gelecekte etkin bir değeri olması için entelektüel farkındalığa eşlik etmesi gereken duygusal durumlardır.
Geleneğe göre, günah çıkarmanın yapılabileceği üç yol vardır. Birinci olarak, belirli dinlerde uygulanan, atanmış bir papazın varlığını gerektiren yol vardır. Bu yol özellikle bu dinlerin, kendilerini hem dogmalar hem de papazlara inanç duymaya getirebilen taraftarları için yararlıdır. Ama dinsel bir ortamda yapılsın ya da yapılmasın bir başka kişiye günah çıkarma ancak diğer kişi günahı işleyenden gerçekten daha üstün bir spiritüel konumdaysa yani böyle olduğunu iddia etmiyor ya da öyleymiş gibi davranmıyorsa değer taşır. Bu koruma bulunuyorsa, günah çıkarma gizlice tutulan günahların gerilimim serbest bırakır.
İkinci olarak, bazı mezhepler ve kültlerin uyguladığı, bir grubun hazır bulunmasını gerektiren yol vardır. Bu da, ancak inananlar için ve oldukça sınırlı bir şekilde yararlıdır. Duygusal anlamda iç rahatlaması sağlar. Ama her şeyi oldukça kolay bir şekilde, egoist bir teşhircilik halinde yozlaştırabilir. Kesinlikle ilkinden daha az tercih edilen bir yoldur. Tek başına yapılan ve kişinin kendi daha Yüce Benliğine yönelen özel günah çıkarma ise üçüncü yoldur.
Günah işleyen kişi içsel olarak bir temizlenmiş olma duygusu yaşıyor, sonrasında da aynı günahı tekrarlama yönünde hiçbir eğilim göstermiyorsa, günah çıkarmasının etkili olduğunu ve Yüksek Benliğin Lütfu'nun bu eyleme karşılık olarak kendisine ulaşmış olduğunu anlayabilir. Bununla birlikte, tüm gereken şeyin tek bir günah çıkarma eylemi olduğuna inanmak, bir hatadır. Tek gereken bu olabilir, ama çoğunlukla bu tür bir karşılık yalnızca bu tür bir eylem dizisinin sonunda ortaya çıkar.
Günah işleyenin egosu kendim alçaltarak küçük düşürülmezse ve yalnızca aptallığı ve değersizliğim değil aynı zamanda bilgelik ve kendine hakimiyet elde etmede yardım için daha yüksek güce bağımlılığını hissetmesi sağlanmamışsa, herhangi bir günah çıkarmanın bir değere sahip olduğuna inanmak da bir hata olur.
İçten bir kendini hazırlamayla ilgili bu koşulları gerçekleştirmeye çalışır ve hizmet, şefkat ve iyilikseverlik uygulamaya çalışırsanız, Lütuf gelecektir ve anlamı bulunacaktır. Çünkü Lütuf sevgiye, kendi çıkarını düşünmeyen sevgiye çok yakın olan bir anlam taşır. Başkalarına vermiş olduğunuz şeyler karşılık yasası uyarınca size geri dönecektir.
Bize zarar verenleri bağışlayarak, kendimizi, başkalarına vermiş olduğumuz zararlar için bağışlanmayı hak eder bir konuma getirmiş oluruz.
Kendinizi lütfa değer bir duruma getirirseniz, onu alıp alamayacağınız konusunda endişe duymanıza gerek kalmaz. Ciddi çabalarınız, er geç buna değecektir. Bu onun bağışını muhtemel bir olay haline getirmenin en iyi yoludur.
Arada sırada korkuya kapılabilirsiniz, ama bunun bir umutsuzluk haline gelmesine asla izin vermemelisiniz. Bu, lütfün gelmesine yardımcı olur.
Dua kimse tarafından küçümsenmemelidir. Bu ifadeyi kabul etmezsek, Yüce Benliğin gücünü küçültmüş oluruz. Kusurlu olduğumuz sürece, dua etmeyi gerekli görebiliriz. Bir şeyin eksikliğini duyduğumuz sürece, dua etmemiz gerekebilir. Yalnızca, bütünleşmiş ve arzusuz olan bilgenin dua etmesi gerekmez, ama bilge kendi gizemli, sıradan olmayan tarzıyla başkaları için dua edebilir.
Fiziksel şeyler için dua etmenin her zaman yanlış olduğunu da söyleyemeyiz, bazen doğru olabilir. Ama, temennide bulunan kişiden kişinin kendi hak ettiği dertlerini kaldırması için doğaüstü bir Varlık'a sadece bir temenniden başka bir şey olmayan bir duada bulunması kişiye verdiği psikolojik rahatlama dışında başka bir sonuç vermeyebilir. Acı çekilen karmik karşılığı kesinlikle tek bir zerreyle değişmeyecektir. Sadece havadaki bir ses olacaktır.
Boş yere kadere itiraz eder. Fakat, bu dertlere sebep olan karakter kusurunu değiştirmek için tövbekar bir çabayla birleşen ya da bir başkasının yanlışını onarmak için yapılan gerçek bir girişimin tamamlayıcısı olan bir dua, boşu boşuna yapılmış olmayabilir. Pişmanlık ve kendindeki kusuru onarmak bir duayı başarılı yapabilecek en önemli faktörlerdir. Bu durumda kişisel karmayı etkileyebilecek bir kuvvet olabilirler, çünkü yeni ve uygun bir karma getirirler...
Öyleyse, dua ettiğimiz Tanrı'nın, öncelikle kalplerimizde olduğuna dikkat edelim. Duamız, sonrasında bir rahatlama ya da huzur duygusu ortaya çıkardığında, bu belki doğru olarak dua etmiş olduğumuzun bir işareti olabilir, ama karışıklığımız ya da sıkıntımız önceki kadar ağır bir şekilde duruyorsa, bu da tekrar tekrar dua etmemiz gerektiğinin ya da yanlış bir şekilde dua etmiş olduğumuzun bir işareti olabilir. Bir duanın önemsiz kişisel kaygılarınızın üstünde, düşüncelerinizi yücelttiği sürece, ilerlemenize yardımcı olması kesindir.
Belirli bir türde maddi yararlar almak için antropomorfik bir tanrısal varlığa, sadece materyalist ya da tamamen iki yüzlü bir başvuru olduğu sürece, gerek spiritüel, gerek tatbiki ilerleme için yararsız olacağı da kesindir. Acı verici hediyeye mecbur tutulduğunda karma ilkesine karşı başvuruda bulunmanın en iyi yolu dua etmek değil, düşüncelerinizi değiştirmektir. Genel düşünce eğiliminizin daha iyi olması için ne kadar çok değişiklik yapabilirseniz, dışarıdaki yaşam ınız da eninde sonunda o kadar iyi olacaktır.
Lütuf, ruhunuzun amaçları ve disiplinli çabalarınızın yanında iş başında bulunan gizli güçtür. Bu, hem amacı hem de çabayı bırakırsanız onun da işlemeye devam edeceği anlamına gelmez. Belki bazen işler, ama çoğunlukla işlemeyecektir.
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
221 |
04.06.2009 - 12:13:05 Son İleti: amedim |
Tanrının dünyadan ayrı ve tek olduğuna inanma. En büyük tektanrıcı sistemler Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam olmakla birlikte pek çok dinde tektanrıcı öğelere rastlanır.
Tek tanrıcılığa dayalı bu üç dinde tanrı, birlik ve yalınlık(ezeli varlık olarak tanrı) özelliklerini taşır. Ayrıca sadakatin ve güvenirliğin ifadesidir. Panteizm’deki tanrı anlayışından farklı olarak tektanrılıktaki tanrının kendi kişiselliği vardır. Kendi iradesiyle hem doğal hem de tinsel dünyalar yaratmıştır. Tanrı aynı zamanda en yüksek iyiliğin kaynağıdır.
İbranice kutsal metinler, İsrailoğullarının öbür tanrıların varlığını yadsımaksızın bir tanrıya tapmış olduğunu gösterir. Hıristiyanlık’ta ise üçlü baba, oğul, kutsal ruh üçlemesi vardır. Bunlar bu iki dini tektanrıcılıktan uzaklaştırmaktadır. Tektanrıcılık Hıristiyanlıkta ve Yahudilikte İslam’da olduğu kadar vurgulanmaz. İslam inancına göre Allah birdir, varlığının başlangıcı ve sonu yoktur, yaratılmış şeylerin hiç birine benzemez.
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
238 |
04.06.2009 - 12:12:10 Son İleti: amedim |
Neden ...Bir olayı meydana getiren etken.
Neden kavramını ilk olarak öznel nedenler ve nesnel nedenler olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Nesnel nedenler, insanın bilinç ve iradesinden bağımsız olarak etken olan nedenlerdir. Örneğin yoksul bir köylünün bilgisiz kalmasının nedeni böylesine nesneldir, onun bilinç ve iradesinin dışındaki yaşam koşullarından doğmaktadır. Öznel nedenlerse nesnel nedenlerin insan bilincindeki yansımasına dayanan insansal faaliyetlerdir. Örneğin bireyin şu ya da bu siyasayı izlemesinin nedeni böylesine özneldir,onun bilinç ve iradesine bağlıdır. İkinci olarak temel nedenler ile temel olmayan nedenler diye ikiye ayrılabilir.bir etkinin zorunlu ve öznel niteliklerini temel nedenler rastlantısal niteliklerini temel olmayan nitelikler gerçekleştirebilirler. Örneğin bir uçağın uçuşundan da temel neden uçağın motorudur, temel olmayan neden pervanelerdeki bir bozukluktur. Üçüncü olarak ise dış nedenler ve iç nedenlerdir. Bir nesne ya da olaya başka neden ve olaylarca yapılan etkiler dış nedenler bir nesne ya da olayın geliştirici iç çelişkileri iç nedenlerdir. Örneğin ısı bir yumurtanın civcivleşmesi için dış neden, tohumsa, iç nedendir. Dış ve iç nedenler birbirleriyle bağımlıdır. Birinin etkileyebilmesi öbürünün varlığına bağlıdır ve biri öbürüne dönüşebilir..
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
190 |
04.06.2009 - 12:06:04 Son İleti: amedim |
Alman düşünürü Immanuel Kant’ın öğretisi...
Kant’a göre felsefe araştırması, bir değerlendirme (eleştiri) olmalıdır. Felsefe us’la yapılıyor. Öyleyse usu değerlendirmek onun ne olduğunu ve ne olmadığını iyice bilmek gerek. Felsefe nasıl bir usla yapılıyor?.. deneyden yararlanmayan bir salt us’la. Öyleyse salt us nedir. Salt us, duyarlığın verilerinden alınmamış olan (apriori) bir bilgiyi gerçekleştirdiği iddiasındadır. Buysa nesneler düzenini aşarak düşünce düzenine yükselmek demektir. Öyleyse salt usun bilme yöntemi bir aşkınlık yöntemi’dir. Salt us bu yöntemle gerçek bir bilgi edinebilir mi?.. Öyleyse bilgi ne demektir , önce onu tanımlamak gerekir. Kant’a göre her bilgi, bir yargıdır. Ne var ki her yargı, bir bilgi değildir. Örneğin “her cisim yer kaplar” yargısı bize yeni bir bilgi vermez, çünkü “cisim” kavramı esasen “yer kaplamayı” içerir; bu yargıda sadece bir çözümleme yapılıyor ve “cisim” kavramı çözümlenerek kendisinde esasen bulunan bir bilgi hiçbir gereği yokken yeniden ortaya konuyor. Oysa “bu yük ağırdır” yargısı bize yeni bir bilgi verir, çünkü “ yük” kavramı kendiliğinden hafif ya da ağır olduğunu bildirmez; burada, ötekinin tersine, bir çözümleme değil bir bireştirme yapıyoruz ve “yük” kavramıyla “ağır” kavramını birleştirerek yeni bir bilgi elde ediyoruz. Demek ki bize bilgi veren yargılar çözümsel yargılar değil, bireşimsel yargılardır. Salt us bu bireşimsel yargıyı aşkınlık yöntemiyle, deneyi aşarak gerçekleştirebilir mi? Kant bu soruya kesin olarak şu karşılığı veriyor: gerçekleştiremez. Böylece metafiziği kesin olarak yıkmış oluyor: “salt us deneyden yararlanmadan hiçbir bilgi gerçekleştiremez.” Öyleyse metafizik tasarımlar, insanların romantik düşlerinden başka bir şey değildirler. Kant öncesi felsefenin tanrılaştırdığı us, böylelikle tahtından indirilmiş oluyor; artık, aşkınlık yöntemiyle çalışan salt usa güvenilmeyecektir. Kant eleştirmeye devam ediyor: salt us, bireşimsel yargı olan bilgi’yi niçin gerçekleştiremez? Çünkü us, sadece bir birleştirme işini gerçekleştirmektedir ve bu iş için gerekli gereçleri nesneler düzeninden almaktadır. Elimizle tuttuğumuz taşı yere bırakınca onun düştüğünü görüyoruz ve ancak ondan sonradır ki (apesteriori) “bırakılan taş düşer” bilgisini edinebiliyoruz. Bu deneyi yapmadan önce (apriori) bu konuda hiçbir bilgimiz olamaz. Bize bu gereçleri veren duyarlık’tır. Duyarlık , bize bu gereçleri nasıl veriyor? Zaman ve mekan içinde veriyor. Oysa nesneler düzeninde zaman ve mekan diye bir şey yoktur. Demek ki bunlar duyarlığın dışardan almadığı, kendinden çıkardığı bir şeylerdir ve duyarlık bunları katmadan, dışardan aldığı hiçbir şeyi bize gönderemez. Bunlar deneyden elde edilemeyeceklerine göre, usun verilerimidir? Kant, bu soruya da kesinlikle şu karşılığı veriyor: hayır, bunlar usun verileri olamaz. Çünkü küçük çocuklar zaman ve uzayı düşünmeksizin bilirler, hiçbir ussal işleri gerçekleştiremedikleri halde sevdikleri şeylere yaklaşır, sevmedikleri şeylerden uzaklaşırlar. Öyleyse, duyarlık, ne nesneler ne de düşünce düzeninden aldığı bu şeyleri nasıl elde etmiştir? Kant, bu soruya , kendine özgü bir karşılık veriyor: sezi ile. Kant’a göre bunlar birer biçim’dir ve ancak duyarlığın sezisiyle elde edilebilir. Zaman iç duyarlığın biçimidir, içimizden gelen her duygu zamanla birliktedir; mekan dış duyarlığın biçimidir, dışımızdan gelen her duygu mekanla birliktedir. Katılmadıkları hiçbir duyumun gerçekleşemeyeceği bu biçimler, usun verileri olmadıkları halde deneyüstü (transzendentale)’dürler. Deneyden çıkarılmışlardır ama bunlarsız da deney yapılamaz. Kant’a göre, aşkın bilgi olamaz ama deneyüstü bilgi olabilir. Bir soru daha gerekiyor: deneyden gelen verilere duyarlığın seziyle elde ettiği biçimlerin katılması, bilimsel bir bilgiyi gerçekleştirmeye yeter mi? Yetmeyeceğini söyleyen Kant, sonunda us’a deneyüstü bir görev bulmuştur: bireştirme işi. Kant’ a göre us bu görevi gerçekleştirmeseydi, ne duyuların verileri ve ne duyarlığın katkıları bilimsel veriyi gerçekleştirebilirdi. Öyleyse us , bu bireştirme işini nasıl yapıyor? Duyarlığın katkısıyla birlikte gelen bilgi süreçlerini düzenleyici kalıp (kategori)’lara sokarak. Us, bu kalıpları ne deneyden ve ne de duyarlığın sezişinden almıştır; bu kalıplar onda temel olarak vardırlar ve kendisiyle birliktedirler. Demek ki, Kant’a göre bilgi, gene de, nesneler düzeninde değil, us’un düşünme düzeninde gerçekleşmektedir. Kant, böylelikle kendi düşünme yöntemini de bulmuş oluyor: deneyüstü yöntem ( transzendental methode). Kendi kurduğu bu terimle, eleştirici bakışını dile getirerek, bilginin duyuların ürünü olduğunu savunan duyumculukla anlığın ürünü olduğunu savunan anlıkçılık(entellektüalizm)’ın üstüne aşıyor ve gerçeğin, her ikisinin birleşik bir üstünde’liğinde olduğunu savunuyor.
Kant’a göre; kesin, tümel, her zaman ve her yerde geçerli bilgi elbette deneyüstü önsel bir bilgidir. Çözümsel yargıların tümü sonsaldır, deneden sonra gerçekleşmişlerdir ve bu yüzden bilimsel ve kesin bir bilgi vermezler. Bireşimsel yargıların da önsel olanları vardır ama sonsal olanları da vardır. İşte asıl kesin ve bilimsel bilgi bu önsel bireşimsel yargı’lardır
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
218 |
04.06.2009 - 12:04:06 Son İleti: amedim |
En üstün iyiliğin haz olduğunu ileri süren Aristippos’un öğretisi... Aristppos’a göre en üstün iyilik hazdır. Bu öğretiye göre iyi demek haz demektir; haz veren her şey iyi, acı veren her şey ise kötüdür. Aristippos’a göre her davranışın nedeni, mutlu olmak isteğidir. yaşam ın ereği hazdır. Haz insanı insan eden duygudur. Bilgilerimiz duygularımızla alabildiğimiz kadardır, bunda öteye geçmez. Bu yüzden Aristippos duygularımızın getirdiği haza yönelmeyi, acıdan kaçmayı söyler.
En üstün iyi, hazdır. Ancak gerçek haz sürekli olandır. Sürekli olan hazza da bilgelikle varılabilir.
Epikuros’da hazcılığı devam ettiren filozoflardandır. Ne var ki, Epikuros, Aristippos’un bedensel hazzına karşı tinsel hazzı yeğler. Onun için en büyük haz, ruh dinginliğidir. Buna da bedensel zevkler peşinde koşmakla değil, bilgelikle varılır.
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
259 |
04.06.2009 - 12:01:01 Son İleti: amedim |
Antikçağ yunan felsefesini gizemcilik ve Hıristiyanlıkla kaynaştırmaya çalışan dinsel-gizemci düşünürler... İ.S. 1. ve 2. yüzyıllar da yaşayan Valentin, Simon, Basilide, Corpocrade, Saturnin, Marcion vb. düşünürler gizemsel-dinsel bir felsefe oluşturmuşlardır. Bu felsefe, antikçağ Yunan felsefesini ve özellikle Platonculuğu, Pitagorasçılığı, ilkçağın gizemsel dinlerini, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı seçmeci bir tutumla kaynaştırarak biçimlendirmiştir. Temel düşünceleri, saltık bilginin anlık sezgilerle kavranabileceği inancıdır. Dilimizde bilinirciler adıyla anılan gnostikler, gerçekte, gizemci tarikat adamlarıdır ve tüm dinleri saltık bilginin sağlanmasında yetersiz bulurlar. Onlar için saltık bilgi, dinsel bilgilerin çok üstünde bulunan kurgusal bilgilerdir. Bu yüzden Hıristiyanlarca sapkın sayılmışlardır. Çünkü İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu, doğduğu ve büyüdüğü, çarmıha gerildiği gibi dogmalarını yadsırlar. Onlar için İsa düpedüz bir insandır. Ne Tanrı ne de oğlu doğmaz, büyümez, hele çarmıha hiç gerilmez.İngiliz düşünür Bertrand Russell, İsa’yı bir insan sayması bakımından İslam peygamberi Muhammet’in de bir gnostik olduğunu söyler.
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
272 |
04.06.2009 - 12:00:05 Son İleti: amedim |
Aydınlanmanın ayrıcalıkları yalnızca karma temelinde doğrulanabilir, şairin içine doğduğu gibi: "Benim olan, benim olan, bana gelecek."
Tıpkı o anki ve mutlak anlayışının iki katlı biçimiyle dünyaya bakmak zorunda olduğumuz gibi, kendi yaratıcı çabalarımız ve Lütuf un kabulü yoluyla iki katlı bir şekilde aydınlanmayı bulmak zorundayız.
Hiç kimse Lütuf un ilk dokunuşunun dışında bırakılmaz, bu o kişileri Araştırma yoluna çıkarır. Herkes onu alabilir ve en sonunda herkes alır. Ama çevremizde her yerde bir kişinin yeterince dünya deneyimi olana kadar, yeterince engellenme ve hayal kırıklığı kendisini duraksatıp alçak gönüllü yapana kadar buna hazır olmayacağına dair çokça kanıt görürüz.
Yüce Benliğin bilincine katılmak sadece lütuf yoluyla gerçekleşebilecek bir olaydır. Yine de lütuf ve ondan önce gelen çaba arasında, tam, kesin ve evrensel olarak geçerli bir ilişki olmasa da, bir ilişki vardır.
Kendini geliştirmede yardım almadan tümüyle kendi çabalarına bel bağlayan istekliler yine de bir gün kendi başlarına elde edemeyecekleri şeyin verilmesi için dıştan bir güce ihtiyaç duyacaklardır. Üstlenmiş oldukları görev sadece kendi başlarına kusursuz bir şekilde ya da tam olarak yapılamaz. Eninde sonunda dizlerinin üzerine düşüp Lütuf için yalvarmak zorunda kalacaklardır.
Ego kendini kurtaramaz. Niçin? Çünkü gizlice bunun böyle olmasını istemez, çünkü bu kendi varlığının tükenmesi anlamına gelecektir. Bu yüzden, egoyu Lütuf aramaya zorlamadığınız sürece, tüm çabalarınız size yalnızca kısmi sonuçlar getirecektir, asla tamamen tatmin edici bir sonuç getirmez.
Lütuf fikrinin evrensel yasa kavramını bozduğunu söyleyenler bunu gerçekten yeterince incelemezler. Çünkü bu durumda, tersine, inandıkları bireysel zihnin çabası yasasını, inanmak zorunda oldukları bireyin içindeki Evrensel Zihin'in etkinliği yasasıyla tamamlayarak gerçekleştiğini göreceklerdir. Tanrı insanlıktan ayrılamaz. İnsanlık bir boşluk içinde yaşamamaktadır.
Egonun alın yazısı Yüce Benliğe çıkarılmalıdır; orada kendini sona erdirir, daha doğrusu, kendini aşar. Ama kendi yaşam ını isteyerek sona erdirmeyeceğinden, dışarıdan bir güç bu yükseltmeyi gerçekleştirmek için müdahale etmelidir. Bu güç Lütuf'tur ve Lütuf un görünmesinin zorunlu olmasının nedeni budur. Bütün büyük amaçlarına ve dualarına, itirazlarına ve kendini suçlamalarına karşın, ego bu son yükselmeyi istemez.
Kendi kendine harcanan sürekli çaba egoizmi azaltabilir, ama yok edemez. Bu son eylem mümkün değildir, çünkü ego kendini isteyerek ortadan kaldırmayacaktır. Kendi çabasının yaptığı şey, egoyu ortadan kaldırabilecek daha yüksek kuvvet için yolu hazırlamaktır, böylelikle işlemi zamanına uygun hale getirir ve başarısını mümkün kılar. Ayrıca yaptığı şey, zekayı ve sezgiyi geliştirmek ve karakteri iyileştirmektir; bu da kişiyi hazırlar ve bu kuvvetleri çeker. Bu kuvvetler Lütuf un affedici, iyileştirici ve özellikle dönüştürücü güçlerinden başka bir şey değildir.
Egonun kendisinin harcadığı çaba muhteşem aydınlanmayı nasıl meydana getirebilir ki? Bu çaba sadece aydınlanmanın yolunu temizler, onun aracını temizler ve onu örten zayıflığı ortadan kaldırır. Ama bilgeliğin ışığı en içteki varlığın -Can'ın- bir özelliğidir, bu nedenle yalnızca o size bunu getirebilir. Ego Yüce Benliğe ait olan bir şeyi nasıl verebilir ya da elde edebilir ki? Yapamaz. Ancak tanrısal olan tanrısal olanı verebilir. Yani, ne kadar gayretli bir şekilde bunun için uğraşırsanız uğraşın, yalnızca lütuf yoluyla aydınlanmaya ulaşılabilir.
Çabalarınız sizi belirli bir noktaya getirdiğinde, bunları bir kenara itin ve yavaşça başka bir güce, Yüksek Benliğinize çekilin. Gerçekte olan şey, kullandığınız enerji ya da gücün kendiliğinden ateş almasıdır. Sizin yapmanıza, yaptırmanıza, başarmanıza olanak tanıyan şey budur. En önemli nokta bu aktif gücün sizin iradeniz değil, gerçekte Lütuf dememiz gereken şeyin doğrudan bir ziyareti olduğudur. Yüce benliğin ya da daha yüksek gücün bu deneyimi güçlü bir şekilde hissedilir.
Pek çok kişinin araştırmaya karşı ilgisiz kalmasını sağlayan spiritüel tembellik bireyin kendi girişimleriyle üstesinden gelinecek bir şey değildir. Bu nedenle yaşam , bunu onlar için yapmak durumundadır. yaşam ın başlıca yöntemi onlara acı, kayıp, hayal kırıklığı, hastalık ve ölümle sıkıntı vermektir. Ama böyle sıkıntılar keyfi değildir ve karmanın idaresi altındadır, aralıklıdır ve sürekli değildir, bunaltıcı değil, sevinçle örgülüdür. Bu yüzden sonuçlarının görünmesi yavaş olur.
Spiritüel yolda büyük ilerlemeye yöneltilmiş kişinin kasten bu yola girmeyi reddettiği ya da böyle bir girişi sabırsız bir şekilde bir süreliğine ertelediği bazı durumlarda, Yüksek Benlik çoğu kez oyuna karışır ve engellenmiş büyük amaçlar, hayal kırıklığına uğramış umutlar, hatta bozuk bir sağlık durumu karmasını serbest bırakır. Böylece, umutsuzluk, ıstırap ya da acı içindeki yolcu gönüllü vazgeçmenin kadehinden içecek ya da kendini yadsımanın yırtık pırtık giysilerini giyecektir. Egosu acıdan gücünü tüketir.
Yol üzerindeki gerçek düşmanı "ben"dir, çünkü gerçekliğe açılan kapıyı kaparken duyulan hem maddi hem de zihinsel ıstırabın sebebidir. Dünyevi olayların gidişi onu daha da kuvvetten düşürdükçe, o da çöküntüsünden spiritüel tefekkürün unutkanlığına çekilmeyi daha çok öğrenecektir. Bu şekilde geçici huzur bulmak kendini mistisizme adamış bir kişi için yeterlidir; ama kendini felsefi mistisizme adamış bir kişi için yeterli olmaz.
Böyle bir kişi bu olayların anlamı üzerinde düşünmeyi tefekkürüne eklemek zorundadır. Bu kişisel olmayan içgörüyü kazandığında, geçmiş yaşam ına tekrar bakıp meydana gelen şeylerin pek çoğunun niçin meydan geldiğini anlar.
 |
|
|
1
|
TiaMaT |
218 |
04.06.2009 - 11:56:07 Son İleti: amedim |
Bütün olayları mekanik nedenlerle açıklama anlayışı...
Antikçağ Yunan düşüncesinde Abdera düşünürleri adıyla anılan, Leukippos ve Demokritos doğayı nicelik farklılaşmalarıyla oluşan bir nedensellik anlayışı içinde gördüler. Hava, su vb. gibi atom biçimlerini büyüklük ve küçüklükleriyle, eş deyişle nicelikleriyle birbirinden ayırıyor, farklılaştırıyorlardı. Onlara göre evren, sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe kadar birbirlerine çarpıp birbirlerini itmeyle devinen bir atomlar yığınıydı. Her şey, bu çarpma ve itmeyle gerçekleşen yer değiştirme devimi (mekanik devim)’nin zorunlu düzeni içindeydi. Yoktan varolma ve vardan yok olma diye bir şey yoktu, her şey bu çarpma ve itme devimiyle birleşen (doğum) ve ayrılan (ölüm) özdeksel atomlardan oluşuyordu, bu oluşma ilksiz ve sonsuzdu. Evren, aralıksız ve sürekli bir nedensellik zinciri içinde akıp gidiyordu. Ruh, bütün duyu algıları, bütün düşünme de özdeksel atomdan ibaretti. Atomlar pürüzlü, düz, köşeli, tekerlek, yuvarlak, eğri büğrü, kanca, çengel biçimindeydiler ve sayısızdılar. Bölünmez (atom) ve parçalanamazdılar. “atomlar sonsuz boşluk içinde birbirinden ayrılmış; biçim, büyüklük, duruş, sıralanış bakımından birbirinden farklı olarak boşlukta sürükleniyorlar, birbirleri üzerine gelerek çarpışıyorlar. Bir bölümü birbirinden uzağa atılırken bir başka bölümü biçimlerin , büyüklüklerin, duruş ve dizilişlerin simetrisine göre birbirleriyle örülüp kalıyorlar”dı. Abdera düşünürlerinin bu özdekçi atom öğretilerinde evren mekanik devim’le açıklanmaktadır. Bu mekanik devimli zorunlu olarak bir nedensellik zinciri meydana getirir, çarpan neden ve kendisine çarpılan sonuç’tur. (iten ve itilen). Bu nedensellik zinciri de zorunlu olarak bir aralıksızlığı , eş deyişle süreklilik’i gerektirir; kendisine çarpılan da bir başkasına da çarparak onun nedeni olacak ve bir sonuç meydana getirecektir, bu vuruşmalı devim araya hiçbir kesinti girmeksizin böylece sürüp gitmek zorundadır. Kısaca mekanizm , evreni bütün olguların bir nedensellik zinciriyle birbirlerine bağlı bulundukları, sürekli bir yer değiştirme devimiyle açıklama anlayışıdır. Buysa vereni bir makine düzeni içinde görmektir, doğa çarpma yasalarına göre işleyen bir makinedir. Devim özdeğim içerdiği bir güç değildir, ona dışardan verilir; bu yüzden de oluşma aşamaları birbirinin içinden çıkmaz, yan yana dizilir. Demek ki doğadaki bütün değişmeler diyalektik değil mekaniktir.
Bu mekanikçi açıklama, doğada özdekten başka hiçbir öğe tanımamasına rağmen, idealist bir açıklamadır.mekanik hareketin sıraladığı neden-sonuç dizisi zorunlu olarak ilk ve son ereği gerektirir, buysa metafiziği gerektirmek demektir. nitekim mekanikçi özdekçilik, özdeği ilk devindiren dışsal gücün tanrı olduğunu ileri sürmüştür.
|
|
|