| |
|
Konu Başlığı |
Yanıtlar |
Konuyu Başlatan |
Okunma |
Son Faaliyet |
| Duyurular |
 |
 |
Duyuru: Günlük Balıkesir Hava Durumu |
- |
Live |
8815 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Günlük Balıkesir Nöbetçi Eczaneleri Adres ve Tel |
- |
Live |
8492 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Tüm Hoca ve İdari Bilimlerin Telefon Numaraları |
- |
Live |
23292 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Tüm Fakülteler İçin Haftalık Yemek Programı - Güncel |
- |
Live |
22605 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Günlük Burç Yorumları - 7/24 Sürekli Günceldir... |
- |
Live |
23764 |
--
Son İleti: Live
|
| Önemli Başlıklar |
 |
 |
|
0
|
Live |
484 |
23.08.2007 - 08:16:59 Son İleti: BauLive |
Posta Adresi
Aygören Mahallesi Askeri Hastane Karşısı / Balıkesir
Tel: (0266) 2410096-97
Fax: (0266) 241 24 14
E.posta: [email="gsf@balikesir.edu.tr%20"]gsf@balikesir.edu.tr [/email]
 |
 |
|
3
|
Live |
3,247 |
23.08.2007 - 08:15:26 Son İleti: BauLive |
Ön Kayıt Tarihleri : 20-31 ağustos 2007
1. Aşama ve 2. Aşama Sınav Tarihleri : [b]4-5 eylül 2007 [/b]
Kesin Kayıt Tarihi : 11-12 Eylül 2007 günü mesai saati bitimine kadar.
Kontenjan açığı kayıt tarihleri : 13-14 Eylül 2007
SINAVLAR VE KAYITLAR BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ BİNASINDA YAPILACAKTIR.
 |
 |
|
0
|
Live |
943 |
23.08.2007 - 08:14:35 Son İleti: BauLive |
YETENEK SINAVLARI
1. Aşama Sınavı baraj sınavıdır. Bir orta öğrenim kurumunu bitiren ve sınava giriş koşullarını yerine getiren adaylar önce 1.Aşama Sınavına girmek zorundadır.
2. Aşama Sınavına, 1.Aşama Sınavında başarılı olan aday öğrenciler girebilir. Güzel Sanatlar Lisesi Mezunları da Yetenek Sınavlarına girmek zorundadırlar.
SINAVLARDA GETİRİLECEK MALZEME VE BELGELER 1- Yumuşak uçlu kurşun kalem, silgi, kalemtraş. 2- [b]Sınava Giriş Belgesi , Ön kayit esnasında fakülteden verilecek.)[/b]
3- [b]Kimlik (Nüfus cüzdanı, ehliyet veya pasaport)[/b]
4- [b] Kıskaç veya mandal. [/b]
5- 50/70 cm boyutlarında kontrplak veya benzeri sert malzemeden altlık. SINAV AŞAMALARI VE TARİHLERİ Yetenek Sınavları iki aşamada gerçekleştirilecektir.
1. Aşama Sınavı: 4 Eylül 2007 tarihinde, canlı modelden (kurşun kalem) desen,
2. Aşama Sınavı: 5 Eylül 2007 tarihinde, imgesel tasarım (kurşun kalem) şeklinde yapılacaktır.
ÖNEMLİ NOKTALAR 1- Sınavlar saat
9.30 da başlayacaktır. Adaylar sınavın yapılacağı binada yarım saat önceden hazır bulunmalıdır. Sınavın ilk yarım saatinden sonra kimse sınava alınmayacak, geç gelen adaylara ek süre verilmeyecektir.
2- Adayların nerede sınava alınacakları Güzel Sanatlar Fakültesinde ilan edilecektir.
3- Adaylar, yanlarında getirmeleri gereken malzemeler ile birlikte sınav yerinde hazır bulunacaklardır.
4- Sınava zamanında girmeyen veya giremeyen adaylar sınav hakkını kaybetmiş sayılırlar.
5- Yapılacak değerlendirme sonucunda 1. Aşama Sınavında başarılı olan adaylar ikinci aşama sınavına girmeye hak kazanacaktır.
6- Sınavlarda başarı puanı 100 tam puan üzerinden 60 puan ve üzeridir. 60 puanın altında kalanlar başarısız kabul edilecektir.
DEĞERLENDİRME VE YERLEŞTİRME Değerlendirme, Canlı Modelden Desen , İmgesel Desen, olmak üzeren iki aşamalı olarak yapılan sınavın 100 tam puan üzerinden notlandırılması şeklinde yapılır. Her iki aşamanın not ortalaması alınır. Bu puana ÖSS ham puanının % 10 u ve Orta Öğretim Başarı Puanının (OÖBP) % 6,5 i ( adaylar aynı alandan bir orta öğretim kurumundan mezunsa % 8 i) eklenerek ; en yüksek puandan başlayarak sıralama yapılır. 20 asil 20 yedek aday olarak sıralanır. (Toplam puanı 60'ın altındakiler sıralamaya alınmazlar.) Asil adaylar kayıt yaptırmaya hak kazanırlar.
ÖNEMLİ UYARILAR 1- Sınav günü ve saatinde sınav yerinde bulunmayan adaylar, her ne sebeple olursa olsun (rapor dahil) ayrıca sınava alınmayacaklardır. 2- Yetenek Sınavları iki aşamalı olarak yapılır. 1. Aşama sınavına girmeyen veya giremeyen adaylar diğer sınava alınmazlar. Sınavı terkeden öğrenciler için de aynı işlem uygulanır. Aday sınavlarda verilen haklardan başka bir hak talep edemez. 3- Yerine başkasını sınava sokan yada başkasının yerine sınava giren veya bu tür girişimde bulunan adayların sınavları geçersiz sayılır ve haklarında suç duyurusunda bulunulur. 4- Sınavları kazanan adayların, başvuru dosyasındaki evraklarının incelenmesi sırasında, herhangi bir belgede tahrifat, yanıltıcı beyan vb. durumların saptanması halinde, bu adayların sınavları ve sınav sonuçları iptal edilir. Kayıtları yapılmaz, yapılmış olsa bile işlemleri geçersiz sayılır ve haklarında suç duyurusunda bulunulur. 5- Sınavları kazanan adayların, başvuru evrakının asılları, kesin kayıt sırasında adaylardan istenecektir. 6- Sınavlara, cep telefonu, çanta gibi eşyalar getirilemez. Sınavlarda ÖSS koşulları aynen geçerlidir ve her aday bu koşulları önceden kabul etmiş sayılır. 7- Adayların sınava gelirken" Ön Kayıt Sınava Giriş Belgesi" ni ve özel kimliklerini yanlarında getirmeleri şarttır. Bu belgeleri yanlarında bulunmayan adaylar sınava alınmazlar. 8- Sınavın yapılacağı binada sınava girecek adaylar ve sınav sorumluları dışında hiç kimse binaya giremeyecektir. 9- Sınavlar ilan edilen saatte başlayacaktır. Sınavın ilk yarım saatinden sonra hiçbir kişi sınava alınmayacak ve sınava belirtilen süre içerisinde geç gelen adaylara ek süre verilmeyecektir. 9- Başvuru ücreti hiçbir nedenle iade edilemez. 10- Adaylar, Ön kayıt ve Yetenek Sınavları esnasında görünüş ve giysilerle ilgili olarak yüksek yargı organları tarafından verilmiş kararlarla oluşmuş bulunan hukuk mevzuatına uymak zorundadır.
 |
 |
|
6
|
Live |
1,033 |
23.08.2007 - 08:12:47 Son İleti: BauLive |
 |
 |
|
0
|
Live |
729 |
23.08.2007 - 08:05:50 Son İleti: BauLive |
Duraklardan yürüyerek 20 dakikada okula ulaşılabilir
 |
 |
|
1
|
Live |
618 |
23.08.2007 - 08:05:03 Son İleti: BauLive |
2005 Yılında kurulan Balıkesir Güzel Sanatlar Fakültesi, resim sanatının geleneksel öğretim yollarıyla, evrensel özgün yapıtlar ortaya çıkaracak, çağdaş, aydın ressamlar yetiştirmeyi, sanatçı adaylarının disiplinli bir gözlem yolu ile yapıcı ve yaratıcı güçlerini, yaratıcılığın temeli olan sezgi gücünü geliştirmeyi, nesneler ve nesneler arasındaki ilişkileri gözlemleme ve yorumlayabilme yetisini, kazandırmayı amaçlamaktadır. Sanatın doğasını ve mantığını sezdirecek gerekli kültürü oluşturmak için, uluslararası sanat alanında adını duyurmuş uzman eğitici kadrosuyla, eğitim vermektedir.
Fakültemizde; okul personeli, idari kadro, akademik kadro ve öğrenciler, birbirleriyle kaynaşmış bir şekilde karşılıklı saygı ve sevgi temelinde bir disiplinle, uyumlu ekip çalışmasıyla eğitim ve öğretim etkinliği içindedirler.
Fakültemiz şehrin merkezinde tarihi bir binada konuşlanmıştır. Öğrenci yutları şehir merkezinde yoğundur ve okula ulaşım için araca gerek kalmaz. Şehrin sakin ve güvenli ortamı öğrenciler ve veliler için oldukça önem taşımaktadır. Yaşam koşulları büyük şehirlerdeki gibi ağır değil oldukça ekonomiktir.
| Forum Başlıkları |
 |
 |
|
14
|
Live |
711 |
28.05.2009 - 15:02:03 Son İleti: ysnps |
bu sanat eserlerine en uygun burayı buldum. hernekadar heykel olmasa da gerçekten oldukça hoş.

 |
 |
|
8
|
Live |
422 |
11.04.2009 - 19:18:38 Son İleti: Live |
 |
 |
|
5
|
Live |
258 |
10.04.2009 - 20:47:09 Son İleti: Psychopath |
Latince "kırmızı ile boyamak" anlamına gelen miniare kelimesinden türemiştir. Bir kitapta konu başlıklarını minium, yani sülyen ile belirginleştirmeye miniare denirdi. Zamanla metni süsleyen resimlere de minyatür dendi. İranlılar ve Türkler bu tarz resme "Nakış resim" veya "Hurde nakış" demişlerdir.

İnsan denen varlık, yaratılışından bu yana iç dünyasından yükselen şiddetli bir arayışla, hep “en güzel olana” erişebilmenin hasretini çekegelmiştir. Bu hâl onda köklü bir sevdaya dönüşmüş ve insan, aradığı güzeli dış dünyada bulabilmek için sonsuz bir çaba sarfetmiştir.
Âdeta “kara sevda”ya dönüşen bu arayış, insanın dış dünyayı daha bir dikkatli seyretmesini ve iç âleminde en güzelin farklı bir tecellisiyle karşılaşmasını beraberinde getirmiştir.
Bilim adamı, bu olguların nesnellik payını yakalamaya çalışırken; daha öteleri sezerek başka dünyaların sonsuz boyutlarına ulaşabilmek, sanatçının vazgeçilmez tutkusu olmuştur.
Böylece sanatçı; iç dünyasında barındırdığı en güzeli, doğruyu ve gerçeği toplumla paylaşmakta, büyük bir iftiharla beğenisine sunmaktadır. Kimi sanatçı eline tuvalini alarak en güzelin manzarasını resmetmekte, kimi de küçücük kağıda, ipek kumaşa incecik fırçayla minyatürler çizerek son derece gerçek bir dünyayı, rüyalar ülkesinin en güzelini bir anda bize hediye etmektedir.

Geleneksel Türk sanatlarının en önemli türlerinden biri olan minyatür; bize yüzyıllardan beri çok boyutlu güzellikler sunan, nakkaşlarını çok uzun bir zaman diliminde yetiştiren, mükemmeli aramada çok büyük ve görkemli bir saha, sanatkârın engin ruh dünyasından alınan muhteşem bir kitaptır.
Eski el yazması kitaplara boya ve yaldızla gayet dikkatli ve ince olarak eski usulde yapılan küçük ebattaki resimlere ve ayrıntıları renkli olarak gösterilen küçük boy portrelere minyatür denir. Minyatür, hikaye, şiir ve tarihin canlı bir türemesidir. Bir minyatüre bakıldığında, o eseri ortaya koymuş olan sanatkarın içinden yetiştiği cemiyetin ahlâk ve medeniyetini, o devir insanının giyiniş tarzını ve tarihî hadiseleri günümüze kadar getirdiği görülür.
Minyatür denilince resim sanatında olduğu gibi aklımıza portre, manzara vs. kavramlar gelmektedir. Minyatürün en önemli özelliği perspektifin olmamasıdır.Minyatür ustası, ön planda tutmak istediği figürü daha büyük bir şekilde ve daha detaylı olarak boyayabilir.
Minyatürü yapılacak konu tespit edildikten sonra konunun içeriğine göre en önemli kişi
veya objenin merkez olduğu bir sistem içinde diğer elemanlar hiyerarşik bir düzende yerleştirilir. Işık gölge kaygısı olmadan anlatılmak istenen konudaki bütünlüğü bozmayacak şekilde tüm obje veya kişiler birbirini kapatmayacak düzende çizilir. Yardımcı motiflerle (ağaç, çiçek, dağ, yer bitkisi gibi) zenginleştirilir. Minyatür boyanırken eğer altın sürme olarak yapılacaksa parlatma sırasından boyaların bozulmaması için önce altın sürülür, parlatılır. Ufuk hattı denilen dağ, tepe gibi gökyüzü ile sınır teşkil eden bölümden
başlanarak tercih edilen renklerle boyanmaya devam edilir.
Minyatür sanatıyla ilgilenen kişinin tezhib bilgisi, daha doğrusu tezhib tasarımı bilgisi mutlaka olmalıdır. Osmanlı Minyatür sanatının bütün güzelliği minyatürde kullanılan elbiselerin, çadırların, halıların, hatta duvarların tezhib gibi boyanmasındandır. Tezhibteki çarpıcı renklerin ve helezonik çizgilerin en kalıplaşmış minyatüre bile canlılık verdiğini görmemek mümkün değildir.
Bugün kullanılan malzemeler eskiye oranla çok çeşitlidir. Fakat kimyevi malzemelerden elde edilen boya ve kağıtların dayanma süresi sınırlıdır. Eski yazmaların günümüze kadar bozulmadan gelmesinin sebebi tamamiyle doğal malzemelerden yapılmış olmalarındandır. Bugün değişik Üniversite, özel kurumlar, kuruluşlar ve kişilerce minyatür dersleri
verilmektedir. Bu eğitim kurumlarında çok iyi yönde olan sanatçılar yetişmektedir. Umudumuz bütün geleneksel sanatlarımızla birlikte çağdaş minyatür sanatımızın da dünya Kültür ve sanat platformunda gereken yeri almasıdır.
Minyatür Sanatının Ortaya Çıkışı
8.ve 9. yüzyıla ait olan ve Turfan bölgesinde Hoço, Bezeklik, Sorçug gibi Uygur merkezlerinden günümüze gelmiş Türk resim sanatının örnekleri arasında, duvar resmi ve figürlü işlemelerin yanında minyatürler de bulunmaktadır. Türklerin İslamiyeti kabul etmelerinden önceki devreye ait yazmalardaki minyatürler, Uygur prens ve prensesleri ile Mani ve Uygur rahiplerini canlandırırlar. Çeşitli kültür ve dinlerin etkili olduğu bir ortamda yapılan bu minyatürlerin üslupları çok zengindir ve farklılıklar gösterir. Türk minyatür sanatının 13. yüzyıla kadar olan gelişimini gösteren daha sonraki örnekler ne yazık ki, kaybolup gitmiştir.

Minyatür sanatı Orta Asya’da ortaya çıkmıştır. Tarihi,Türkler’in Orta Asya’da dünya sahnesine çıktıkları devirlere kadar uzanmaktadır. Minyatürün öz kaynağı ve temsilcileri ise Uygur Türkleri’dir. Orta Asya’da yapılan kazı ve araştırmalar, Uygur–Türk şehirlerinde bulunmuş fresk, resimli ve minyatürlü kitaplar, 8–9. yüzyılda bu sanatın Uygur Türklerinde ne derecede ilerlemiş olduğunu açıkça gösterir.
Orta Asya’da, özellikle Turfan bölgesinde 8. yüzyıldan kalma Uygur duvar resimlerinden başka minyatürler de bulunmuştu. Bu minyatürlerdeki üslup Türkler aracılığıyla birçok İslam minyatürüne de geçtmiş ve etkilerini 15. yüzyıla değin sürdürmüştür.
Büyük Selçuklu Devleti döneminde minyatürlü yazmaların hazırlanışı hız kazandı ve kla*** bir minyatür sanatı ortaya çıktı. Büyük Selçukluların dağılması üzerine Mezopotamya çevresinde ortaya çıkan bölgesel devletlerde ve Anadolu Selçuklularının egemen olduğu yörelerde de minyatürlü el yazmaları hazırlandı. Konya, Diyarbakır, Musul ve Bağdat gibi kentler bu dönem minyatür sanatının korunduğu önemli sanat merkezleri oldu.

Anadolu Selçuklu minyatürlerinin bir bölümü, Abbasiler dönemi kaynaklardan derlenmiş ya da doğrudan Arapça’ya çevrilmiş tıp, botanik, astronomi gibi bilimsel konulu yapıtlarda yer alıyordu. Bunların yanı sıra mesnevi ve öykü kitapları gibi edebi yapıtlar da resimlendi. Bu dönem minyatürüne genellikle İslam düşüncesine uygun soyut bir üslup egemendi. Anadolu Selçukluları zamanında verilen eserler günümüze kadar gelememiştir.
8. ve 9. yüzyıla ait olan ve günümüze gelmiş Türk resim sanatının örnekleri arasında, duvar resmi ve figürlü işlemelerin yanında minyatürler de bulunmaktadır. Türklerin eski yurtları Orta Asyada, Türkistanda yaşadıkları döneme ait olduğu düşünülen minyatür örnekleri hala Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunmaktadır. İslam kültürünün, Türkler arasında yayılmasından sonra Selçuklu Türkleri minyatür sanatına önem vermeye başladılar. Bu dönemde Tıp, Botanik, Astronomi ve mekanik buluşları içeren bilimsel konulu eserler minyatürlendirilmiştir.
Selçuklularda Minyatür Sanatı
İslam kültürünün, Türkler arasında yayılmasından sonra Selçuklu Türkleri minyatür
sanatına önem vermeye başladılar. Bu dönemde Tıp, Botanik, Astronomi ve mekanik buluşları içeren bilimsel konulu eserler minyatür-lendirilmiştir. Bunlar arasında KİTAB AL-HAŞA'İŞ, MARİFAT AL-HIYAL AL-HANDASİYA, KİTAB EL, BAYTARA, VARKA ve GÜLŞAH, KELİLE VE DİMNE isimli yazma eserleri sayabiliriz.
Anadolu Selçuklu minyatür sanatının en ilgi çekici ve tipik örnekleri, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde korunan Varka vü Gülşah adlı mesnevide yer alır. Ufak boyda 71 minyatürden oluşan, Varka vü Gülşah, 13. yüzyılın başından günümüze kalan Selçuklu mektebinin en eski ve tek örneği olup kendi kıyafetleriyle Türk tiplerini yansıtmaktadır. Eser bir aşk hikayesini anlatmaktadır. Bu Farsça mesnevi, aslen Azerbaycan’ın Hay şehrinden gelen Nakkaş Mehmed ibn Abdülmümin tarafından Konya’da 13. yüzyılın ilk yarısında minyatürlenmiştir. Yapıtın minyatürlerinde çizgi ve renk, erken İslam minyatür
sanatının diğer örneklerinde olduğu gibi soyutlayıcı biçimde kullanılmıştır. Figürlerin bulunduğu mekânlar ve doğa, simgesel olarak belirtilmiş, zemin kırmızı ve mavi renklerle boyanmış ve Selçuklu yapıtlarında da görülen öğelerle bezenmiştir. Varka ve Gülşah minyatürlerindeki Türk tiplerini temsil eden figürler, Büyük Selçuklu dönemi çini ve seramiklerindeki figürlerle büyük benzerlikler gösterir. ılk minyatürde, içinde çeşitli dükkanların bulunduğu bir çarış ile adeta öykünün geçtiği ortamın bir takdimi yapılmaktadır.
Gülşahın çadırında üzüntüden bayılmasını ve Varkaya kavuşmasını gösteren yalın sahnelerin figürlerden arta kalan boıluklarını ise, dekoratif bitki ve hayvan motifleri doldurmaktadır. ıki atlının döğüşünün yer aldığı sahnede de zemin arabesklerle tamamen doldurulmuştur. Zeminin bu biçimde süslenmesini, Büyük Selçuklu dönemi minyatürlerinin çoğunda buluruz. Bu ağır süslemelere karışn, ince uzun dikdörtgenler oluşturan kompozisyonlar oldukça yalındır.
Anadolu Selçuklu minyatür okulunun son örnekleri, gene Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan ve 13. yüzyıl sonlarına doğru hazırlandığı sanılan Kelile ve Dimne adlı yapıtta yer alır.Selçuklu döneminden günümüze gelmiş bir başka eser ise,
1271de Aksarayda yazılarak Sivaslı Nasreddin tarafından Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsreve sunulan bir Astroloji Kitabıdır (Paris, bib. Nat., P.174). Doğudan alınan motiflerin yanında minyatürlerdeki güçlü konturlar ve hafif gölgelendirme, sanatçısının Bizans minyatürlerini tanımış olduğunu göstermektedir.
Osmanlılarda Minyatür Sanatı
Erken Osmanlı dönemine ait yazma eserlere örnek olabilecek Edirne Sarayı nakışhanesinde yapıldığı tahmin edilen KÜLLİYAT-I KATİBİ, DİLSÜZNAME ve İSKENDERNAME isimli eserler sayılabilir. Fatih Sultan Mehmet'in saltanat yıllarında İtalya'dan birçok sanatçıyı davet ederek portrelerini yaptırdığını bilmekteyiz. Bu sanatçılardan PAVLİ'nin öğrencisi SİNAN BEY'in çalışmalarında batı sanatçılarının etkisi görülür. Özellikle Fatih Sultan Mehmet'in gül koklarken yaptığı portresindeki elbisenin kıvrımları gerçekçi bir üslupla yapılmış gibidir.

Yavuz Sultan Selim Tebriz seferinden dönüşte birçok sanatçıyı İstanbul'a getirmiştir. Bu sanatçıların yaptığı minyatürlerde daha sonraki dönemlerde kendini kuvvetle hissettiren doğu ekollerinin ilk örneklerini görürüz. Kanuni Sultan Süleyman'ın uzun saltanat yıllarında saray atölyesinde çeşitli minyatürlü yazmalar hazırlanmıştır.Bu dönemin ressamlarından Nigari Sinan Bey'den sonra portre ressamlığında en çok tanınan sanatçıdır. Kanuni Sultan Süleyman'ın yaşlılık yıllarında iki muhafızıyla bahçede dolaşırken ve Barbaros Hayrettin Paşa portreleri en tanınan eserleridir. Kanuni Sultan Süleyman döneminin bir başka önemli sanatçısı olan Matrakçı Nasuhi, Osmanlı ordusunun seferlerindeki şehir, kale, liman tasvirlerini gerçeğe yakın bir şekilde resimlendirmiştir.
Özellikle Kanuni Sultan Süleyman'ın Bağdat seferini anlatan "sefer-i imkey-i" ve batı seferlerini anlatan "Süleymanname" isimli yazma eserlerdeki minyatürlerin bazıları plan veya harita gibi bazıları da Türk minyatür anlayışı çerçevesinde resimlendirilmiştir. Bir başka "Süleymanname" T.S.M.K.H. 1517'de kayıtlı olan Arifi tarafından yazılmış bir şahnamedir. Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatının büyük bir kısmını anlatan eser, Türk minyatür sanatının en önemli örneklerinden biridir. 5 değişik sanatçı grubu tarafından hazırlanmıştır. Türk minyatür sanatı II. Selim ve III. Murat arasındaki dönemde en verimli dönemini yaşamıştır.

Bu dönemde ordunun zaferlerini, elçi kabullerini, av sahnelerini ve bazı önemli
olayların anlatıldığı "HÜNERNAME ve ŞEHİNŞAHNAME" gibi eserler saray nakışhanesinin yetenekli sanatçıları tarafından minyatürlendirilmiştir. 16.yy'ın önemli yazmalarından biride III. Murat'ın oğlu Mehmet için yaptığı 52 gün süren sünnet düğünü şenliklerini anlatan "SÜRNAME" isimli yazmadır. Bu eserde o günün sosyal hayatını ve Osmanlıların ekonomik gücünü gösteren yüzlerce minyatür vardır.
III. Murat'ın emriyle başlatılan ancak III. Mehmet'in himayesinde tamamlanabilen Hz. Muhammed'in hayatını anlatan "SİYER-NEBİ" isimli 6 ciltlik eser 16.yy sonunun en önemli eseridir. 17. yy'dan günümüze gelen önemli yazmaların başında Kalender Paşa'nın "FALNAME" isimli eseri, Tarihçi Nadiri'nin yazdığı "ŞAHNAME-İ NADİRİ" ve Taşkoprülüzade'nin "TERCÜME-İ ŞEKA'İK NU'MANİYE" isimli yazmalar gelir.
18.yy başının en güzel eserleri şüphesiz Levni'nin çalışmalarıdır. Sultan lll. Ahmet için hazırlanan "SURNAME" isimli yazmanın minyatürleri, o günün modasına göre giyinmiş çeşitli sosyal gruplara mensup kadın ve erkek portreleri ve Osmanlı Sultanlarının portrelerinin olduğu "SİLSİLENAME" isimli yazmanın minyatürleri Levni tarafından yapılmıştır. Levni'den sonra tek çiçek ve figür çalışmalarıyla Abdullah Buharı vardır.
Levni'nin çalışmalarında kendini göstermeye başlayan Batı sanatı etkisi giderek diğer
sanat dallarında olduğu gibi kitap sanatında da etkin olmaya başlar. Minyatür tarzı giderek yerini ışık ve gölgenin bir arada kullanıldığı çalışmalara bırakır. Kitap resmi önemini kaybeder. Batı sanatı etkisiyle yapılan yağlı ve sulu boyaların beğenilerek duvarlara asılması kitap resminin ömrünü tamamlamasına sebep olur. Günümüzde Minyatür sanatı diğer geleneksel sanatlarımızda olduğu gibi rahmetli Hocamız Ord. Prof. Dr. Süheyl ÜNVER'in büyük çabalarla yaptığı araştırmalar sonucu elde ettiği bilgileri öğrencilerine
aktarmasıyla iyi yönde gelişme göstermeye başlamıştır. Bu atölye de yetişen hocaların nezaretin de yeni atölyeler kurulmuştur. Bu atölyeler de eski örneklerden esinlenerek yapılan çalışmalar olduğu gibi tamamiyle günümüz folkloründen, edebiyatımızdan ve kla*** mimariden yola çıkılarak yapılan tasarımlar beğeni ile izlenir.
Kanuni Sultan Süleyman zamanında gelişen orjinal portre resmi tek bir nakkaşa bağlanır. Nigâri adı ile tanınan ve İstanbullu olan seksen yaşındaki Haydar Reis’e. Onun Topkapı Sarayı’nda bulunan 30x45 cm ölçüsüne varan büyük boy minyatürleri, çok koyu bir fon üzerine yapılmış olup, baş ve yüzlerdeki ifade kuvveti ve portre benzerliği ile hayret uyandırmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman’ı yaşlı haliyle canlandıran minyatürü, en karakteristik eserlerinden biridir.
Kanuni’nin bu minyatürüne baktığımızda şunu görüyoruz:
Tasvir edilen büyük hükümdar sade görünüş altında yalnız çok ince yüz hatları ile haşmetli bir etki yapmaktadır. Anatomi çalışmalarına, el ve ayaklara önem verilmediğinden bunlar ihmalkâr şekilde çizilmiş vücut ve kol elbiseler altında ustalıkla kapanmıştır.
Genel olarak minyatür sahasında Osmanlı dönemini üçe ayırabiliriz. Kuruluşundan 21. yüzyılın ortalarına kadar olan süre birinci dönemdir. Bu da Fatih dönemidir. Fatih’le birlikte her konuda eser verilmeye başlandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bütün kaynaklar artık, her sahada yazma eserlerin hazırlandığını, minyatürlendiğini bildirmektedir. Edebiyattan tıp ve hatırlara, dini konulardan, coğrafi eserlere yani tüm konularda çok güzel minyatürler ortaya çıkmıştır.

İkinci olarak hemen şu noktayı dile getirebiliriz, üsluplaşma denemeleri de artık kesin bir şekilde göze çarpmaktadır. Fatih’le başlayan batı etkisi, Yavuz’un Tebriz’i almasıyla birlikte kendisini, Orta Asya’nın esrarlı üslubuna bırakmıştır. Üçüncü özellik olarak da bu dönemde bağımsız üslupların ortaya çıktığı gözlemlenmektedir. Artık bu dönemde bir Sinan Bey’i, bir Matrakçı Nasuh’u rahatlıkla söyleyebiliriz.
Osmanlı’nın kültür dokusu
Osmanlının ikinci dönem minyatürleri ise 16. yüzyılın ikinci yarısında Sultan II. Ahmet saltanatının, yani 1730’lu yılların bitişine kadarki zaman diliminde meydana gelmiştir.
Bu dönemdeki Osmanlı minyatürlerini artık rahatlıkla tanımaktayız. Çünkü bu sahada eser vermiş ülkelerin minyatürlerinden çok farklı özellikler göstermektedir. Osmanlının kültür dokusunu, ilim seviyesini hatta ilerleme hızını rahatlıkla görebiliriz.
Bu zaman dönemindeki nakkaşların en önemlisi Levnî’dir. Birçok kitapçıda, kartpostal olarak minyatürlerini bulabilmekteyiz.Sultan Genç Osman’ın kısa saltanat yıllarında hazırlanan minyatürlere baktığımızda çok kaliteli minyatürler olduğunu hemen görebiliriz.
Yok olan bir sanat: Minyatür
Devrin sosyal hayatı hakkında detaylı bilgi veren, 16. yüzyılda hazırlanmış bulunan Sümame–i Hümayun’dan örnekler vermeden geçmeyelim. Sultan III. Murat, oğlu şehzade III. Mehmed’in sünnet düğünün 1582 yılında yapar. Dönemin ünlü nakkaşı Osman Usta idaresindeki bir ekip ise bu düğünü minyatürler. Eserdeki minyatür sayısı 472’dir. Birbirinden güzel minyatürler o dönemin toplumsal dokusunu bütün inceliği ile yansıtmaktadır.

Üçüncü döneme gelince, Nakkaş Levni’nin devrinin bitmesiyle birlikte başlayan bu dönem için söylenecek pek fazla bir şey yoktur. Zira, artık Osmanlı kültürüne batının girdiğini ve nakış sanatının da kendini, bu tesire kaptırdığını görmekteyiz. Minyatüre kla*** resim unsurları olan gölge ışık oyunları, perspektif vs. girmeye başladığında minyatür unutulmuş, yerini kla*** resim almıştır.
 |
 |
|
7
|
Live |
410 |
10.04.2009 - 20:46:46 Son İleti: Psychopath |
Köpüklerle aram iyiydi ama hiç şekil denememiştim. Büyük kayıp....

 |
 |
|
9
|
Live |
424 |
10.04.2009 - 20:08:53 Son İleti: dishy |
 |
 |
|
2
|
Live |
296 |
10.04.2009 - 00:03:05 Son İleti: Psychopath |
Bende evimin duvarlarına yaptırsam mı acaba?
 |
 |
|
2
|
Live |
267 |
09.04.2009 - 23:58:59 Son İleti: Psychopath |
 |
|
|
1
|
castavilla |
517 |
09.04.2009 - 23:37:52 Son İleti: dishy |
Heykel sanatı, mekân içinde üç boyutlu estetik biçimler yaratmayı amaçlayan görsel sanat dalı. 20. yüzyıla değin heykel, belirli nesne ya da konulan betimleyen, hareket etmeyen ve kunt hacim ya da kütlelerden oluşan bir sanat olarak kabul edilirdi. ,
Günümüzde sanat eğitimi, eskisine göre daha rahat koşullarda veriliyor, ama 100 yıl öncesine kadar durum hiç böyle değildi. Heykeltıraş olmaya karar verdiğinizde önce ailenizi buna binbir güçlükle ikna etmeniz, ardından heykel eğitimi veren okula yeteneğinizi kabul ettirebilmek için inanılmaz zor aşamalardan geçmeniz gerekiyordu. Hadi diyelim hepsini başardınız ve heykeltıraş oldunuz. Esas zor olan kısmı bundan sonra başlıyordu; eğer çok şanslı değilseniz bütün yaşamınızı elektrik-su tesisatı bozuk, karanlık, rutubetli atölyelerde yarı aç yarı tok geçirmeye razı olmak zorundaydınız. Ama eğer bir de kadınsanız, bütün bu sorunlar ikiye katlanıyor, çok daha fazla çalışmanız, çok daha cesur ve çok daha dayanıklı olmanız gerekiyordu.
Heykelcilik
Canlıları veya eşyayı, maden, tahta gibi çeşitli malzemeyle temsil etme sanatıdır. Heykelcilik, üç boyutlu (yükseklik, genişlik, derinlik) biçim yaratma sanatıdır. Bu iş, kesim, biçimleme, kalıplama gibi özel tekniklerle hazırlanan çeşitli malzemeyle yapılır. Elde edilen biçimler de değişik tiplerde olur.
Kabartmalar, düz bir yüzey üzerinde engebeler meydana getirir: bunlar az veya çok çıkıntı yapmalarına göre, alçak kabartma veya yüksek kabartma diye adlandırılır. Bir de. tam oyma, yani bir kaidenin üstünde duran heykeller vardır.
İlk heykeller Milattan önce 35,000 ve 8,000 yılları arasında ortaya çıkmış, kadınlar ve hayvanlar, yüzeyden ayrılmış biçimde veya ayrılmadan, taşa, fildişine, kemiğe oyulmuş veya kille biçimlendirilmişti.
Heykel sanatının en eski örnekleri Akdeniz kıyısındaki ülkelerde bulunmuştur. Eski Mısır'da heykeller genellikle dinsel bir nitelik taşıyordu: insanların ka'sını (insanın dayanağı olan hayatî güç) ölümden sonra da barındırsın diye, firavunlarla hizmetkârlarının (yazıcılar, zanaatçılar) heykelleri yapılıyordu, bunlara insanın «kopya»sı anlamında, «suret» denirdi. Asurlular alçak kabartmalarda savaş sahnelerini'' tasvir etmiş; hayvan sanatını da geliştirerek bize hayalî bir hayvanlar âlemi (insan başlı boğalar, kartal başlı aslanlar, kanatlı atlar) miras bırakmıştır. Persler ise, emaye tuğladan alçak kabartmalar yapmıştır.
Eski Yunan heykelciliği, kutsallık anlayışının izlerini taşır: delikanlılarla genç kızları, ayin duruşlarında tasvir eder. Klasik dönem heykeltıraşları insan vücudunu en güzel biçimleriyle ve hareket halinde tasvir ettiler. M.Ö. IV. yy.da, Skopas, Praksiteles ve Lysippos, insanın tutkularını, acılarını ifadeye çalıştılar. Bu gerçekçilik eğilimi, Helenistik dönemde daha da önem kazandı.
İtalya'da Etrüskler, büyük bir gerçekçilik ifade eden heykellerini, çok renkli pişmiş topraktan veya bronzdan yaptılar. Romalılara gelince, işe Yunan sanatını kopya etmekle başlamışlardı, sonra da portrede (pek gerçekçi büstler bıraktılar) ve binalarını kapladıkları, tarihsel veya dinsel kabartmalarda kendilerim gösterdiler. Roman ve GotikBatıda kısmen büyük istilâlardan ileri gelen bir gerileme döneminden sonra, heykelcilik Karolenjler zamanında yeniden canlandı. Fildişi ve madenler, en çok kullanılan malzemeydi: doğanın ve insan vücudunun biçimlerini yansıtmağa çalışılıyordu. XI. ve XII. yy.da, yani roman sanatı döneminde heykelcilik, aslında dinsel olmakla birlikte, mimarlığa bağlanmış alın tablalarıyla, atkı taşlarıyla, sütun başlıklarıyla birleşip kaynaştı.
Buna karşılık gotik sanat (XIII. yy.) mimarlıktan kendini kurtardı. O zaman yüzeyden ayrılmış kabartmalar önem kazandı: kilise kapılarını sütun-heykeller süsledi. Bu heykeller giderek doğala yaklaşıyor ve insanı ele alıyordu. İtalya'da, Pisano ailesi, sonra da Arnolfo di Cambio, bu araştırmanın Pisa'da, Floransa'da ve Perugia'da öncüleri oldular.
Hareket ve İfade
Rönesans İtalya'da yeni bir anlayıştan doğdu: insan, dünyanın merkezi haline geldi. Artık din dışına çıkan heykelcilik, insan vücudunun güzelliğini gözler önüne serdi. Ghiberti, Donatello, Della Robbia, Verrocchio, Michelangelo, bu sanat dalının en ünlü temsilcileridir. Fransa'da heykel sanatı, Michel Colombe, Jean Goujon, Germain Pilon ile temsil edilmekteydi. Bu akım, bütün Avrupa sanatını etkileyecekti. İtalyanlar, özellikle Bernini ve Algardi, XVII. yy.da, barok sanatın öncüleri oldular ve bu tarz, ertesi yüzyıl rokoko tarzının aşırılıklarına götürdü.
Bir yandan klasikçilik, öte yandan barok akım, XVIII. yy.da Adam, Slodtz ve Lemoyne gibi klasiklerle Bouchardon, Pigalle, Falconet ve Houdon gibi barokların öncülüğünde çatıştı. Öteki Avrupa ülkeleriyle İtalya ve Fransa'nın etkisinde kaldı. XVIII. yy. sonu ve XIX. yy. başlangıcı, neoklasikçiliğin bütün Avrupa'ya yayılmasına sahne oldu. En ünlü temsilcileri İtalyan Canova ile Danimarkalı Thorvaldsen'di.
Hayal Gücünün Bütün Kaynakları
Romantikler de, natüralistler de, neoklasikçiliğin soğukluğuna karşı bir tür hayata dönüş ile tepki gösterdiler; artık duyguların açığa vurulmasından korkulmuyordu. Rude, Barye, Daumier, Carpeaux, sonra da Rodin ve Maillol, bu yeni akımın öncüleridir.
XX. yy. yetenekler yönünden pek zengindir ve çok yönlü araştırmalara sahne olmuştur. Archipenko, Duchamp-Villon, Lipchitz, Zadkine, natüralizmi reddederek eşyayı çözümlediler ve hacimler halinde yeniden kurdular (kübizm). Fütüristler (Boccioni), dinamizmi dile getirdiler.
Figüratif heykelcilik (Brancusi, Richier, Giacometti) soyut sanatla (Pevsner, Gabo, Arp) birlikte yaşarken, kimi zaman belirli sınırların dışına çıktı (Moore). Artık hacimi tasvir etmek yetmiyor. Eserler, hava hareketleri (Calder) veya motorlar (Gabo, Schöffer) sayesinde, hareket kazanıyor. Işık saçıyor, ses çıkartıyor.
Modern sanayinin kaynaklarından yararlanan teknikler de (Cesar'ın Sıkıştırmaları; elektronik akımlar), malzeme de giderek çeşitlilik kazanıyor: sanatçılar (Picasso, Oldenburg), günümüzde, geleneksel veya modern malzeme kadar, sanayi artıkları veya günlük eşyayı da kullanmışlardır.
Biçimleme ve Kalıplama
Biçimleme, heykelciliğin alfabesidir: balmumu veya ıslak toprakla elde bir biçim yapılıp küçük malalar veya taslak kalemleriyle düzeltilir. Kalıp, bir eseri çoğaltmaya olanak verir: bir cismin izini veya negatifini almaktan ibarettir, sonradan kalıp ödevi görecek ve içine alçı veya eritilmiş maden dökülecektir.
Bütün Dünyanın Malı Olan Sanat
Afrika sanatı, özellikle Benin yöresinde, ilgi çekici bronz heykeller vermiştir; Okyanusya, tahtadan, pişmiş topraktan veya bitki liflerinden maskeler yaratmıştır. Amerika Kıtası'nda Aztekler ve Mayalar taştan ve pişmiş topraktan dev heykeller yapmışlardır; Mohikanlar ve İnkalar özellikle çömlekçilik ve kuyumculuk sanatında ileriydiler.
Çin'de Çang Hanedanı zamanında, bronzdan ve pişmiş topraktan heykeller yapıldı. Han Hanedanı'nda ise, kilden yapılmış günlük kullanma eşyası, seramik veya bronz vazoların yanı sıra, kilden, günlük kullanıma yarayan eşyalar yapıldı. Guptalar döneminde (IV.-VI. yy.) doruğuna erişen Hint sanatı, Khmer ülkesini, Angkor'u, hattâ Cava 'yi etkiledi.
Malzeme
Heykelcinin elinde çeşitli malzeme vardır. Taş (kireçtaşı, mermer), tahta, fildişi, kemik, yontulmağa elverişlidir. Kil, balmumu, alçı, yalancı mermer (mermertozu katılmış alçı), alçıyla telden oluşan staff, çimento, kaba mukavva (kartonpat), biçimlenmeğe veya kalıplanmağa elverişlidir. Madenler eritilir, dökülür, dövülür, kaynatılır, üzerlerine bir kazı kalemiyle motifler kazılır veya kaplanır.
 |
 |
|
3
|
spawndruid |
480 |
01.04.2009 - 13:31:41 Son İleti: dishy |
TASARIM VE SATIŞ ELEMANI
İşin Tanımı
Danışmanlığını yapmakta olduğumuzinşaat sektöründe faaliyet gösteren müşterimiz için "TASARIM VE SATIŞ ELEMANI" aramaktayız.
Aranan Nitelikler
-Güzel sanatlar fakültelerinin tercihen resim ve heykel bölümlerinden mezun,-Sanat eseri tasarımı yapabilecek ve eserlerin satışını gerçekleştirecek,-Prezantabl, iletişimi güçlü, dinamik, ikna kabiliyeti yüksek,-MS office programlarını kullanabilen,raporlama yapabilecek. Adecco , İşkur’un denetiminde 22.03.2007 tarihli 05 No’lu lisans sahibi özel istihdam bürosudur .
Firma : Adecco Bursa
Şehir : Bursa
Aranan Nitelikler :
-Güzel sanatlar fakültelerinin tercihen resim ve heykel bölümlerinden mezun,
-Sanat eseri tasarımı yapabilecek ve eserlerin satışını gerçekleştirecek,
-Prezantabl, iletişimi güçlü, dinamik, ikna kabiliyeti yüksek,
-MS office programlarını kullanabilen,raporlama yapabilecek.
 |
 |
|
7
|
Live |
339 |
23.03.2009 - 00:45:51 Son İleti: şevval |
 |
|
|
13
|
castavilla |
1,123 |
02.11.2008 - 23:15:05 Son İleti: dance4life |
 |
 |
|
3
|
Live |
473 |
01.09.2008 - 20:06:03 Son İleti: ekmelulhalk |
 |
 |
|
3
|
Live |
683 |
25.08.2008 - 00:28:18 Son İleti: castavilla |

National Geographic Türkiye dergisi, Eylül 2006 sayısından başlayarak, 4 ay boyunca aralıksız olarak vereceği CD’lerle, fotoğraf çekmenin sırlarını okurlarıyla paylaşıyor.
Yalçınlar sponsorluğunda hazırlanan “National Geographic İnteraktif Fotoğraf Okulu” adı ile piyasaya sunulacak olan, 8 bölümden oluşan, 4 CD’de; 52 video, 46 fotoğraf simülatörü, 272 animasyon ve 1000 sayfanın üzerinde metine yer veriliyor.
Türkçeye kazandırılması, bir yılı aşan bir sürede tamamlanan bu özel eser ile yeni başlayanlar ya da daha iyi fotoğraf çekmek isteyenler, tüm sorularının cevaplarını, iyi fotoğraf çekme tekniklerini ve bu tekniklere ilişkin ipuçlarını öğrenme şansına sahip olacak. Fotoğraf simülatörü sayesinde ise, çekilen fotoğrafların sonuçları anında görülebilecek ve hatalardan ders çıkarma imkanı doğacak.
Eylül ayında özel koleksiyon kutusu ile verilecek olan ilk CD, “Gözlem Yapmayı Öğreniyoruz” ve “Görüntüyü Oluşturmak” bölümlerinden oluşuyor. Bu bölümler; temel bilgiler, iyi fotoğrafın sırrı ve kötü havadan yararlanmak konularını içeriyor
NOT: (Açarken CD istediği için "Virtucal CD" formatında. Bundan dolayı ilk önce "Virtucal CD 7.0" yüklemeniz lazım en son link odur...!)
http://rapidshare.com/files/5684101/...part1.rar.html
http://rapidshare.com/files/5687335/...part2.rar.html
http://rapidshare.com/files/5690646/...part3.rar.html
http://rapidshare.com/files/5693904/...part4.rar.html
http://rapidshare.com/files/5694952/...part5.rar.html
Virtucal CD 7.0
http://rapidshare.de/files/32182280/...alCD7.rar.html
 |
|
|
3
|
belgeselci |
587 |
29.05.2008 - 14:49:55 Son İleti: Live |
belgesel ve kısa film çalışmalarımıza isteyen herkes katılabilir.
 |
 |
|
0
|
Live |
499 |
07.04.2008 - 21:50:19 Son İleti: Live |
 |
|
|
3
|
castavilla |
492 |
06.04.2008 - 00:43:26 Son İleti: biroloji |
 |
|
|
4
|
castavilla |
529 |
06.04.2008 - 00:36:54 Son İleti: castavilla |
 |
|
|
0
|
castavilla |
710 |
06.04.2008 - 00:22:19 Son İleti: castavilla |
CUMHURİYET ÖNCESİ TÜRK HEYKEL SANATI
Türk heykel sanatı için Batıda olduğu gibi, ne antikiteye varan bir geçmişten, ne de o noktadan günümüze ulaşan bir gelenekten söz edilemeyeceği açıktır. Zira, Uzakdoğu, Hint, Mezopotamya, Mısır, Antik Yunan ve Hristiyan Batı gibi dünyanın birçok eski uygarlığı incelendiğinde, görülmektedir ki, bu uygarlıklar heykel alanında zamanları aşıp günümüze ulaşan yapıtlar verdikleri, önemli ilerlemeler kaydederek gelenekler oluşturdukları halde, Türk toplumu -bugünkü Türk heykel sanatının çıkış noktasını oluşturacak anlayışta- heykelle ancak 19. yüzyılda tanışır.
Türklerin tarihine bakıldığında, her ne kadar Türk heykel sanatı geleneğini oluşturabilecek yoğunlukta bir etkinlikten söz edilemese de, İ.S. 6-8. yüzyılda Orta Asya’da egemen olan Göktürklerin diktikleri Orhun Yazılı Anıtları, yine Göktürk ve Uygurlarda öldürülen düşmanı temsil eden ve mezar üzerine dikilen stilize edilmiş insan figürü veya başı biçiminde yapılmış mezar taşları (Balbal Taşı), koç biçiminde mezar taşları (Tarsus 1986: 81-82), Yunan ve Budist etkilenimli Uygur heykel ve kabartmaları (Okay 1991: 16), Selçuklularda mimari tezyinat içinde görülen stilize figürlü kabartmalar olmak üzere heykele yönelik bazı örneklere rastlanır. Ne var ki, daha önce de belirtildiği gibi, bu verilerin bir toplumun sanatını ve sanat geleneğini oluşturacak evreleri geçirdiği ya da daha sonra oluşacak bir Türk heykel sanatına temel olabileceği söylenemez.
Türklerin heykelle bu kadar geç tanışması ve özellikle heykelin diğer sanatlara göre Türk toplumuna en son giren sanat dalı olması, birçok araştırmacının da üzerinde hemfikir olduğu gibi başlıca iki toplumsal nedene dayandırılabilir. Bunlardan birincisi, Anadolu’ya gelmeden önce Orta Asya’da egemen olan Türk devletlerinin göçebe yaşam tarzları, bir diğeri ise, Türklerin İslâmlaşıp Anadolu’da yerleşik düzene geçmeleriyle birlikte söz konusu olan İslâmiyet’in figürlü betimleme yasağıdır.
Yerleşik yaşam tarzı ve bunun doğal sonucu olarak kurulan kentler, insanlığın deneyimlerinin, birikimlerinin, bilgisinin ve bütün etkinliklerinin mekânı olmuştur. İnsanlığın tüm ilerleme, buluş ve yaratılarına sağladığı birikimle, fikirsel ve teknolojik olanaklarla kaynaklık eden kentler, uygarlığın ve sanatın gelişiminde en büyük etkenlerden biri olarak son derece temel bir öneme sahiptir. Tüm sanatlar içerisinde özellikle heykel sanatının varolabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi ise, ancak yerleşik bir yaşam tarzına bağlıdır. Zira, doğası gereği özellikle geleneksel anlamda heykel yerleşik düzenin gerek düşünsel, gerekse teknik olarak çok yönlü olanaklarını kullanmak durumunda olan, çoğunlukla da mimari ve kent yapısıyla birlikte varlık gösterebilen bir sanattır.
Oysa bilinmektedir ki, İslâmlaşıp Anadolu’ya gelmeden önce Türklerin sahip olduğu göçer yaşam tarzı, yerleşik düzen kent sanatı da denilebilecek heykel sanatının varolup gelişebilmesi için gerekli ortamın yaratılmasından oldukça uzaktır. Ancak yine de bu dönemde, İ.S. 8. yüzyılda Uygur Türk devletinde Budist Türkler Budist inancı doğrultusunda anıtsal mimari ve tapınaklar oluşturmuşlar ve yerleşik düzen gereği kentsel yaşam içinde etkilenimli de olsa heykel alanında varlık göstermişlerdir. (Tansuğ 1986: 81) Kuşkusuz İslâmiyet’in kabulüyle birlikte devamlılığını yitiren bu oluşumda, her ne kadar Budizm’in heykelle barışıklığının etkileri varsa da, sözü edilen anıtsal mimari ve kentsel yaşam tarzının da bir o kadar etkisinin olduğu yadsınamaz.
Her dönemde insanın içgüdüsel olarak biçim yaratma, biçimde kendini ifade etme, yeni boyutlara ulaşma, sanatsal yaratma coşkusunu yaşama gereksinimi vardır. Büyük yaratıcı maceraların temelindeki motif de bu olsa gerektir. İşte bu gereksinim, yapılan kazılarda elde edilen bulgulardan da anlaşılacağı gibi, göçebe Türk toplumunda elde-cepte taşınır nitelikte, küçük boyutlu süs eşyaları ya da göçebe hayatın kullanım nesnelerindeki birtakım süslemeler (kemer tokaları, silah vb.) biçiminde ortaya çıkmıştır. Ne var ki, bunlar içinde figürlü betimlemeye rastlansa da, bu betimlemelerin derin düşünsel boyutlu, oylumsal eserler olmayıp daha çok stilize dekoratif bir niteliğe sahip oldukları görülmektedir.
Dolayısıyla genel bir bakışın da göstereceği gibi, başlangıçta göçebe yaşam tarzı Türklerin heykel alanında varlık göstermelerinin önündeki en büyük engeli oluşturmuş ve böylece Anadolu’ya gelmeden önce büyük çoğunluğu Şamanlık dininde olan göçebe Türkler, bu dinin yapısı gereği aslında Mustafa Cezar’ın da ifade ettiği biçimiyle, “değil heykel, tapınak bile yapmadan İslâmlaşmışlardır.” (1986: 83) Türklerin İslâmlaşmaları ise, bu kez de onları İslâmiyet’in betimleme (tasvir) yasağıyla karşılaştırmış ve bu yeni dönemle birlikte her ne kadar yerleşik düzene geçilmiş, binalar, dini yapılar yapılmış olsa da, İslâmiyet’in, İslâmiyet öncesiputperestlik karşısında aldığı tavırdan kaynaklı olmak üzere yapılması ve bulundurulması günah sayılan perspektifli resim ve heykelin puta tapınma bağlamında yasaklanması nedeniyle Batılı anlamda figürlü betimlemelere bir türlü geçilememiştir.
Kuşkusuz, -gerek Anadolu Selçukluları, gerekse Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere- tüm kurumlarında ve toplumsal yaşamında İslâmî yasaların egemen olduğu, İslâmî dünya görüşünün yüzyıllar boyu kırılmadan ve herhangi bir değişime uğramadan süregeldiği bir toplumda, böylesi bir yasağın heykel sanatına karşı çok daha olumsuz bir tavrın gelişmesine neden olacağı açıktır. Zira, “yere gölgesi düşen resim” biçiminde algılanan heykelin üç boyutluluğundan kaynaklı olmak üzere puta benzetilmesi onun geleneklerle ve inançla çatışan bir sanat dalı olarak diğer betimlemeci sanatlara kıyasla daha fazla tepki almasını sağlamış ve bu nedenle de puta tapınma biçiminde heykel bulundurulmasına yönelik yasağın zamanla heykele yönelik bütüncül bir yasaklamaya dönüşmesi kaçınılmaz olmuştur.
Figürlü betimlemeye bu denli karşı olan İslâm Türk toplumunda, mimarî ve süsleme sanatında bir gelenek ve özgünlüğe ulaşılmasına rağmen figürlü tasvirin gelişememesinin nedenine dair, S. Eyüboğlu ve M. Ş. İpşiroğlu’nun doğu resim sanatını incelerken yapmış oldukları saptamalar, aynı zamanda heykel sanatının İslâm dini karşısındaki durumunu belirtmek açısından da anlamlı olacaktır:
“İslâm dininin yüksek mefhumlarını her zaman gerçekötesine, zaman ve mekân şartları dışına aşırmasına yormak daha doğru olur. İslâm dininde ibadet hiçbir suretin aracılığına baş vurmamış, yani dünya gerçeğini dini manalarla yükseltmeye lüzum görmemiştir. Camiye suretin girmemiş olması, kudretini mücerretliğinden alan Tanrının suretle bağdaşamamasından ileri geliyor. Böylece dinin sanatkardan istediği, eserini, dünyayı hatırlatan, taklit eden her şeyden yıkamaktı. Bu ise mimari, musiki, yazı ve hendesi nakışla mümkündü. Suret ressamlığı mabette, yerini bulamayınca, ortadan kalkmıyordu. Fakat dünya görüşünü ve düzenini dinin tayin ettiği bir devirde, din dışı kalmak, suretçi ressamı asıl gerçek üzerinde durmaktan, yani devrinin en ciddi konusunu işlemekten alıkoyuyor ve onu hoş vakit geçirtmek, veya faydalı dünya bilgileri vermekten başka gayeleri olmayan kitapların içinde bırakıyordu. Böyle olunca sanatta suret, düşünceyi işe karıştırmayan, bu yüzden de içten içe gelişmeyerek el ustalığında kalan bir renk ve çizgi oyunu olmaktan öteye geçemiyordu. Şarkta sanatın geleneklere her yerden daha fazla bağlı kaldığı, sanatkarın kolay kolay normlar dışına çıkmadığı bir gerçektir.
Yazıda, musikide, minyatürde, halıda, mimaride yüzyıllarca tekrarlanmış, bir sadakatle çoğaltılmış şekiller, renkler ve makamlar hemen göze çarpar, sanatkarlar da kendiliklerinden esere ferdi bir damga vurmaktan kaçınmışlardır. Rönesanstan sonra gittikçe artan ve asıl sanat değerini sanatkar şahsiyetinde bulan tekçi Garp bakışıyla, Şark sanatındaki farklılaşmalar büsbütün silinir. Farklılaşma, geleneklere aykırılık, kendine mahsus bir yol arama, hiçbir zaman Şarkın değer ölçüleri arasında yer bulamamıştır” (S. Eyüboğlu ve M. Sipsiroğlu’ndan aktaran Berk 1973: 14).
Buradan hareketle denilebilir ki, heykel sanatı ancak dinin heykeli bir etkinlik aracı olarak gördüğü ya da dinsel inançların onu yadsımadığı toplumlarda gelişebilmiştir. Yerleşik yaşam tarzının etkisinin yanı sıra heykel sanatının batı dünyasında gelişmesinin ve bu alanda köklü bir geleneğin oluşturulmasının temel nedenlerinden biri de budur. Zira, putperestlik sonrası İslâm toplumu heykeli yasaklarken özellikle Hristiyanlık, figüratif betimlemeciliğe, diğer dinlere göre daha hoşgörülü yaklaşmış ve yapılan dini betimlemelerin (İsa, Meryem heykellerinin), insanların dine ve tanrıya yakınlaşmasının bir aracı durumuna getirilmesi sonucu Hristiyan mabetleri, mezarları Batı heykel sanatının oluşum ve gelişimine kaynaklık eden önemli örneklerle zenginleşmiştir.
Heykelde sanatçıların din dışı konulara yönelmeleri ise, Orta Çağın dogmatizminin ve dinsel zihniyetinin kırılmasıyla, insanı ve doğayı aklın ve bilimin ışığında sorgulayan Rönesansla birlikte başlamış, böylece hümanist bir fikir ve sanat hareketi olan Rönesans, her alanda (teknoloji, bilim, sanayileşme, sosyal devrimler) olduğu gibi sanatta da yeni açılımların başlangıcını oluşturmuştur. Böylece yeni bir dünya görüşünü olduğu kadar, yeni bir sanat anlayışını da beraberinde getiren Rönesansla birlikte önceleri dinsel bir yönelimle, usta-çırak yöntemiyle yetişen heykel sanatçıları Rönesansın bu yeni aydınlanmasına koşut oluşturulan sanat akademilerinden yetişmeye başlamış ve tüm bu gelişmeler sanatın her dalında olduğu gibi heykel sanatının da Batı dünyasında gelişip yaygınlaşmasına olanak tanımıştır.
SANAYİ-İ NEFİSE VE HEYKEL EĞİTİMİNİN BAŞLATILMASI
Batı sanatı, Antikiteden Rönesansa, oradan da 19. yüzyıla ulaşan bir gelişim çizgisinde ilerleyip bu anlamda köklü bir gelenek oluşturma yoluna giderken, tüm bu gelişmelerin oldukça uzağındaki Osmanlı Türk toplumunun -18. yüzyılda bir Aydınlanma dönemi yaşayarak modernizm projesinin esasını oluşturmuş bulunan Batı karşısında geri kalmaması söz konusu bile olamazdı. Ne var ki, Batı dünyasındaki pek çok gelişmeden habersiz olan Osmanlı toplumu, Batı karşısında geri kalmışlığının nedenlerini ancak 19. yüzyıla gelindiğinde daha yeni yeni sorgulamaya başlar. Böylece, 19. yüzyılda Osmanlı toplumunda tüm bu sorgulamaların da altını önemle çizdiği gibi, güçlenen Batının karşısında durabilmenin ancak Batının “fikri ve teknolojik donanımlarına sahip olabilmekle” mümkün olabileceği düşüncesinden hareketle, yaygın deyimiyle “Batılılaşma” adı da verilen bir yenileşme hareketi söz konusu olur ve 1839’da Tanzimat’ın ilânı ile bu kapı resmen açılır.
3. Selim, 2. Mahmut’tan itibaren başlayan bu yenileşme ya da başka bir ifadeyle batılılaşma hareketi öncelikli önemi nedeniyle askeri alanda yoğunlaşır. Bu harekete bağlı olarak Mühendis Hane-i Berri Humayun, Mühendis Hane-i Bahri Humayunun (Kara, Deniz, Harp Okulu) programına tıpkı Batıda olduğu gibi perspektifli resim, haritacılık ve geometri dersleri konulur. Batılı anlayışa dönük ilk ressamlarımız da bu kaynaktan yetişirler. Dolayısıyla tüm bu gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, aslında amacı ressam yetiştirmek olmamakla birlikte harp okulları bu dönemde daha sonra varlık kazanacak olan Türk resim sanatının öncülerinin yetişmesi açısından oldukça önemli bir zemin hazırlar. Oysa resimde olduğu gibi heykel ya da heykel yapımına kapı aralayacak herhangi bir girişim 2 Mart 1883’te Sanayi-i Nefise Mektebinin kurulup eğitime başlamasına kadar söz konusu olamaz.
Diğer yandan her ne kadar Osmanlı toplumu özellikle din adına başta heykel olmak üzere batılı anlamda sanata karşı olumsuz bir tutum sergilese de, Osmanlı padişahlarından Fatih’in, 3. Selim’in, 2. Mahmut’un, Abdülaziz’in Batı sanat ve kültürüne ilgi duydukları bilinmektedir. Fatih, İtalyan ressam Gentille Bellini’ye portresini, heykeltıraş Bartelemeo Bellano’ya da kabartma madalyalarını yaptırmış, 2. Mahmut, devlet dairelerine Batılı bir tarzda yapılmış resmini astırmış, Abdülaziz ise, C. Füller’e at üzerinde bronz heykelini ve mermer yontu büstünü yaptırmıştır.
Ancak, bütün bu yenilikçi girişimler cahil ve mutaassıp olan büyük çoğunluk tarafından her zaman tepkiyle karşılanmış, tıpkı 16. yüzyılda “Maktul” ya da “makbul” lakabıyla anılan İbrahim Paşanın Macaristan seferi sonunda beğenip Sultanahmet’teki sarayının bahçesine koydurttuğu figürlü heykellerin kaldırtılması, 2.Mahmut’un devlet dairelerine resmini astırmasına karşı oluşan tepkiler, Sadrazam İbrahim Sarım Paşanın Rüştiyeye (ortaokul) daha önce konulan resim derslerini kaldırması, Abdülaziz’in yaptırdığı atlı heykelinin Batıdaki çağdaşları gibi büyük meydanlara konulacak biçimde değil de saray içine konulacak büyüklükte yapılarak saray dışına çıkartılamaması gibi örneklerde de görüldüğü üzere her türlü olumlu girişim toplum tarafından birtakım engelleyici olaylar ve reddedici bir tutumla bastırılmaya çalışılmıştır.
Doğaldır ki, tüm bu olumsuzluklar nedeniyle ne bir geleneğe, ne de resimde olduğu gibi mühendishane ya da harp okullarının eğitimi sonucu oluşan bir hazırlık ve birikime sahip olmayan heykelin Osmanlı toplumunda eğitiminin başlatılabilmesi de kolay olmayacaktır. İşte bu olumsuz koşullara karşın Osmanlı’da heykel eğitiminin nasıl başlatılabildiğini Mustafa Cezar şöyle ifade etmektedir:
“Mimarlık, resim ve heykel alanlarında eğitim veren Sanayi-i Nefise Mektebinin kuruluşu, usta çırak ilişkisi yerine, okuldan yetişen sanatçılara duyulan ihtiyaç sonucu gerçekleşmişti. Bu ihtiyacı 1880’li yıllardan çok önce sezen kimseler olmuştu. Mimarlık ve ona bağlı süsleme sanatlarında büyük başarılar göstermiş bir toplumun insanlarının yaşadığı çağa ayak uydurarak buna göre yeni yaratılara girmesi gerekirdi. Bu ise sanatçının yaşadığı çağın bilgileriyle donanarak yetişmesiyle mümkündü” (2000: 22).
Osmanlı’nın Batılılaşma döneminde kültür ve sanat alanındaki hizmetleriyle dikkati çeken ve Cezar’ın da yukarıda belirttiği gibi “bu ihtiyacı 1880’li yıllardan çok önce sezen”lerden biri olan Osman Hamdi Bey, İstanbul Arkeoloji Müzesini kurduktan sonra Sanayi-i Nefise Mektebinin de kuruculuğunu üstlenmiş, böylece kurulan yeni okulla birlikte Osmanlı’da heykel eğitimine başlanmıştır. Ancak, her ne kadar heykel eğitimi için önemli bir adım atılmış olsa da, Batıdaki akademilerin kuruluşundan (1563) 200-250 yıl sonra kurulan Sanayi-i Nefise Mektebinin programında, kurucuların toplumun heykele karşı duyarlılığını dikkate almasından olsa gerek, Heykel Bölümü Oymacılık Bölümü adıyla eğitime başlamıştır. (Cezar 1986: 84)
SANAYİ-İ NEFİSEDEN CUMHURİYET'E TÜRK HEYKEL SANATI
Sanayi-i Nefise Mektebinde heykel eğitimine başlandığında, eğitimini yurt dışında tamamlayarak yurda dönmüş olan Oskan Efendi (1855-1914)’den başka heykeltıraş yoktu. Dolayısıyla Ermeni asıllı bir Osmanlı yurttaşı olan Oskan Efendi, heykel bölümünün ilk ve tek hocasıdır. Yapıtlarında akademik, natüralist (doğacı) bir yaklaşımın özellikleri görülen Oskan Efendinin sanatı ve özgeçmişi hakkında geniş bilgi Mustafa Cezar’ın Adolphe Thalasso’dan yaptığı aktarımdan edinilmektedir:
“Ressam ve heykeltıraş olan E. Oskan Efendi, Hamdi ve Halil Beylerle Osmanlı sanatının sacayağını teşkil eder. O, Türkiye doğumlu üç büyük sanatçıdan biridir. Venedik Rafael Kolejinde Luigi Quere’nın Roma Kraliyet Güzel Sanatlar Okulunda Enrico Decceetti ve Girolamo Masini’nin öğrencisi olmuş ve çağdaş sanat tarihindeki yeri büyük olan ölümsüz Gigi’nin derslerine devam etmiş olan Oskan Efendi, 12 yılını desenin, yalama resmin, perspektivin, mimarlık ve heykeltıraşlığın etüdüne hasretmiştir. 1878’de Paris’e gelmiş, önce, sergilere eserleri kabul edilen milletleri temsil eden büyük figürler için çalışmış sonra sergi bitince iki yıllığına bronz sanatı eserleri vererek atelyesine kapanmıştır. Şayet ailevi sebepleri memlekete dönmesini zorunlu kılmasaydı, o kesin olarak Paris’e yerleşecekti. Dönüşü Osmanlı Müze-i Hümayunu ve İstanbul Güzel Sanatlar Okulunun kuruluşu ile aynı zamana rastlıyordu. Her iki kurumun da müdürü olan Hamdi Bey, onu derhal kendi hizmetine aldı. O, önce Güzel Sanatlarda heykel hocası olmuş, sonra bu okulun müdür yardımcılığına atanmıştır. Halen aynı okulun dahili müdürüdür.
Yorulmak bilmez çalışmalarıyla çok eser vermiştir. Bronz ve mermerden yapılmış heykelleri sayılamayacak kadar çoktur. Oryantal, tarihi ve mitoloji gibi çok çeşitli konuları işlemiştir.
İstanbul’da heykeltıraşlık yapan ilk odur. İstanbul’da mermer heykeller sergileyen ilk odur. Ve bu sanatı teşhirde salonda tek adamdı.
Sergiye gönderisi, bilhassa formun kalitesi duygusu bakımından değerli. Pek saf hatlı “Muzaffer Venüs”ü, tam bir oryantal realizmine sahip. “Tavuk Satan Kadın”ı ve “Kılıçla Danseden Zeybek”in ince hareketleri, bütün yorgunluğuna değmiş eserlerdir.
Resim sanatındaki ilk günlerini hatırlayan sanatçı, elini konuşturmak için olacak, mermer heykellerine oryantal konuları işleyen üç akuarel eklemiş...” (1971: 421)
Sanayi-i Nefise Mektebinin ilk öğrencilerinden olan ve hocası Oskan Efendi gibi akademik, doğacı bir anlayışı benimseyen İhsan Özsoy ise, İlk Türk heykeltıraşı olması bakımından oldukça önemli bir isimdir. Oskan Efendinin Sanayi-i Nefise Mektebinde 31 yıl süren hocalığı sonunda, İhsan Özsoy (1867-1944) mezuniyetinin ardından 1891 yılında devletçe gönderildiği Paris’te eğitimini tamamlayarak yurda dönmüş ve 1908 yılında Oskan Efendinin yerine Sanayi-i Nefisede heykel hocalığına atanmıştır.
Diğer yandan Oskan Efendinin bir başka öğrencisi olan ve bu alanda etkinlik gösteren İsa Behzat (1875-1916)’ın da Oskan Efendi ve İhsan Özsoy’da olduğu gibi akademik, doğacı bir anlayışı benimsediği görülmektedir. Yine bu dönemde, Mehmet Mahir Tomruk (1885-1954) ve Nijad Sirel (1897-1959) eğitimlerini Almanya’da tamamlamış ve ardından her ikisi de Sanayi-i Nefisede görev almışlardır.
Şurası açıkca görülmektedir ki, Sanayi-i Nefiseden (1883) Cumhuriyet’e (1923) kadar geçen 40 yıllık sürede, gerek kentsel yapılanmada henüz heykele gereksinim duyulmaması, gerekse toplumda yaygın olarak oluşmamış sanat bilinci ve özellikle de heykele karşı söz konusu olan duyarsızlık bu alanda yetişecek sanatçıların sayılarını olduğu kadar, yetişmiş olanların da etkinliklerini çok sınırlamıştır.
Kaynak: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Web Sitesi
 |
|
|
0
|
castavilla |
456 |
06.04.2008 - 00:15:52 Son İleti: castavilla |
|
|
|