| |
|
Konu Başlığı |
Yanıtlar |
Konuyu Başlatan |
Okunma |
Son Faaliyet |
| Duyurular |
 |
 |
Duyuru: Günlük Balıkesir Hava Durumu |
- |
Live |
8815 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Günlük Balıkesir Nöbetçi Eczaneleri Adres ve Tel |
- |
Live |
8492 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Tüm Hoca ve İdari Bilimlerin Telefon Numaraları |
- |
Live |
23292 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Tüm Fakülteler İçin Haftalık Yemek Programı - Güncel |
- |
Live |
22605 |
--
Son İleti: Live
|
 |
 |
Duyuru: Günlük Burç Yorumları - 7/24 Sürekli Günceldir... |
- |
Live |
23764 |
--
Son İleti: Live
|
| Önemli Başlıklar |
 |
 |
|
43
|
Live |
4,657 |
04.05.2009 - 10:02:38 Son İleti: ~dionysos~ |
Arkadaşlar bu başlık altında sizlere aselsan tarafından Ordumuza "ihtiyaca yönelik" yapılan silahların tanıtımını bulacaksınız.
kaynak : aselsan
ATILGAN Kaideye Monteli Stinger Sistemi


Kaideye Monteli Stinger Sistemi ATILGAN; temel silah olarak Stinger füzesini kullanan, çeşitli algılayıcılar ile donatılmış ve tüm fonksiyonları bilgisayar tarafından denetlenen bir Alçak İrtifa Hava Savunma Sistemi'dir. ATILGAN'ın temel görevi; muharebe sahasında yer alan sabit veya hareketli birliklerin, konvoyların, taktik tesislerin hava tehditlerine karşı savunmasını sağlamaktır.
Yüksek hassasiyetteki nişan ve atış hattı stabilizasyonu sayesinde ATILGAN, hareket halinde iken hedef arama, tespit, takip ve atış kabiliyetine sahiptir.
ATILGAN sistem mimarisi, otonom kullanımın yanı sıra C3I sistemi veya diğer hava savunma sistemleri koordinasyonunda da kullanım imkanı sağlamaktadır. Sistemin Atış Kontrol Bilgisayarı, gerek donanım gerekse yazılım olarak ortaya çıkabilecek yeni görev ihtiyaçlarını da karşılayabilecek esnek bir mimariye sahiptir. Stinger füzelerinin yanı sıra, benzer birçok füzenin de entegre edilebileceği ATILGAN, farklı platformlara da adapte edilebilmektedir.
ATILGAN'da nişancının oturacağı taret sepeti, Sistem Kumanda Birimi ve çeşitli elektronik alt sistemleri barındırmaktadır. Nişancının, taretle birlikte aynı eksende hareket edebilmesi, hareket halinde hedef arama, tespit, takip ve atış için önemli bir avantaj sağlamaktadır.
Taşıyıcı platform olarak zırhlı/paletli M113 aracının kullanıldığı ATILGAN, nişancı, nişancı yardımcısı ve sürücü olmak üzere üç personelle kullanılmaktadır.
ATILGAN’ın, Stinger füzesinin klasik kullanım şekli olan omuzdan atış konfigürasyonu ile karşılaştırıldığında üstünlükleri;
-Komuta Kontrol Sistemi ile Koordineli Kullanım
-Gece/Gündüz ve Kötü Hava Şartlarında Muharebe
-Hareket Halinde Muharebe
-Kısa Reaksiyon Süresi
-Yüksek İsabet Kabiliyeti
-Yüksek Ateş Gücü
-Bilgisayar Kontrollü Kullanım
-Yüksek Hareket Kabiliyeti
-Zırh Koruması Altında Muharebe
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçları doğrultusunda tasarımlanan ATILGAN, muharebe sahasında karşılaşılabilecek güç koşullar dikkate alınarak, ağır test ve performans değerlendirmelerinden geçmiştir. Testler sırasında sabit ve uçan hedeflere karşı sabit ve hareket halinde yapılan tüm atışlarda tam isabet kaydederek kesin ve tam bir başarı kazanmıştır.
Genel Özellikler
- 4 veya 8 adet atışa hazır Stinger füzesi
- Kendini koruma ve yakın hava tehditlerine karşı 12.7 mm otomatik makinalı tüfek
- Termal ve gün ışığı TV kameralarından oluşan, pasif hedef arama ve izleme algılayıcıları,
- Hedef menzil ölçümü için çok darbeli Lazer Mesafe Bulucu
- Tüm sistem fonksiyonlarının otomasyonunu sağlayan Atış Kontrol Bilgisayarı:
-- Komuta Kontrol Sistemi’nden gelen hedef koordinatlarına otomatik yönlenme,
-- Otomatik hedef izleme,
-- Otomatik hedef cinsi(uçak/helikopter) belirleme,
-- Füze atış menziline giren hedef için “Hedef menzilde” uyarısı,
-- Füze atış anında otomatik olarak verilen önleme ve süper yükseliş açıları.
- Dost/Bilinmeyen Hedef ayrımı sağlayan IFF,
- Araç içinden veya 50 metre uzaktan tüm sistem fonksiyonlarının kontrolüne imkan veren Sistem Kumanda Birimi,
- Farklı platformlara monte edilebilir, hafif otonom taret mekaniği
- Zırh koruması altında muharebe
 |
 |
|
44
|
Live |
638 |
29.04.2009 - 18:45:47 Son İleti: Dionysos |
Her yıl binlerce turist Eski Mısır döneminden kalma,zamana karşı koymuş anıtları ziyarete gelir.Büyük taş tapınaklar,bugün yok olmuş bir tapınağın girişini bekleyen dev Memnon heykelleri,zengin biçimde süslenmiş mezarlar Eski Mısırlılar'ın tanrılarına olan bağlılıklarını ve ölümden sonraki yaşama olan inançlarının ispatıdır.Ama kendi hayatlarına dair neredeyse herşey,topraktan yapılma evler ve saraylar yok olmuştur.
Mısırlılar,her tanrının görev ve gücünü açık bir şekilde tanımlamak veya kendilerini bu tanrılara bağlayan bağları hassas biçimde kurmak için uğraşmazlardı.Mısır tanrıları üstün kişiliklerdi.Onlar insanlardan önce yeryüzündeydi ve insanın sahip olamayacağı ölçüde büyük bir güce sahiplerdi.
Eski Mısırlılar,dünya işlerinin düzgün işleyişinin tanrıların keyfine bağlı olduğuna inanırlardı.O halde,onlarla en iyi ilişkileri kurmak gerekirdi.Bu da tanrılarla ilişki kurabilen tek kişi olan ve kendisi de yeryüzündeki tanrı,yaşayan Amon olarak kabul edilen firavunun göreviydi.Firavun her gün tanrıya yemekler sunar,gizli odada duran ve tanrıyı temsil eden heykeli yıkar ve dğiştirirdi. "Oğlu"nun iyi hizmetlerinden memnun olan tanrı ona karşılık olarak "sonsuz hayat,güç ve sağlık" verirdi.Firavun böylece tanrılarca Mısır'ın refahının vaat edilmesini tek başına sağlardı.Bununla birlikte firavunun her gün,imparatorluğun her köşesindeki tapınaklarda bulunması imkansızdı.Onun yokluğunda şehir sakinleri sırayla bu kutsal hizmeti üstlenirdi.
İşte o sonsuz güçleri olduklarına inanılan tanrılardan birkaç tanesinin heykeli:
Anubis
Baboon
Bast
Buto
Montu
Sekhmet
Horus
AMEN(Amon,Amun,Ammon,Amoun)
"Amen" "sakli olan" demektir.Teb'in bas tanrisidir.Esi Ame -net'le birlikte ilk tanrilardan biridir.Kutsal hayvanlari kaz ve koçtur.Orta Krallik döneminde sadece yerel bir tanriydi ama Tebliler Misir'a hakim olunca Amen önemli bir tanri oldu.18.Hanedan'dan itibaren Tanrilarin Krali oldu.Ünlü Amen tapinagi Karnak,dünyanin en büyük dinî yapisidir.Yeni Krallik boyunca Amen'in esi Mut olarak kabul edildi.Bu ikilinin çocugu Ay tanrisi olarak bilinen Khons(Chons)'tur.
AMEN-RA(Amon-Re)
Amen rahipleri tarafindan Yeni Krallik'a geçisi saglamasi için tasarlanmis karma bir tanridir.Bu Amen'in gücünü Ra'ya yansitir (veya tam tersi)
ANUBIS(Anpu,Ano-Oobist)
Anubis,Nephthys ve Seth'in(bazi efsanelere göre Osiris ve Isis'in) ogludur.Çakallarin mezarlar etrafinda dolasmasi nedeniyle çakal basli Anubis ölümle birlikte anilmistir.Ölen Osiris'i mumyaladigi için mumyalama tanrisi olmustur.Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir.Bu yüzden mumyalamayla görevli kisiler Anubis maskesi takarlar.Ölen kisi diger dünyada yargilanirken ona yardim eder.
ANUKET
Yukari Misir'da,Elephantin yöresinde Khnum ve Sati'nin kizi olarak bilinir.Kutsal hayvani ceylandir.Kus tüyleriyle kapli bir taç giyer ve soguk su tanriçasidir.
APIS
Sadece hayvan olarak çizilen ender tanrilardan biridir.Egemenlik alani Memphis'ti.Verimliligi temsil ederdi.Basinda günes diski ve uraeus yilani bulunan bir boga olarak çizilmistir.
ATEN
18.Hanedan zamaninda IV.Amenhotep tek tanri olan Aten'i yaymaya çalisti.Hatta adini da Akhenaten(Aten'in sevgilisi) olarak degistirdi.Aten her isininin ucunda bir el olan bir Günes olarak çizilirdi ve hayati temsil ederdi.Daha sonra Tutankhamon Misir'da Aten inanisina son verdi.
BAST(Bastet)
Bir Delta sehri olan Bubastis'te ortaya çikan kedi tanriça.Kediler evde beslenmeye baslandiginda önemli bir tanri oldu.Aslan tan- riça Sekhmet'in olumlu yansimasidir.
EDJO
Yukari Misir'da Nekhbet'in esi olarak bilinen,Asagi Misir'in sembolü ve koruyucusu olan Delta'daki yilan tanri.Firavunun tacinin bir parçasidir.
GEB(Seb)
Shu ve Tefnut'un oglu,Nut'un esi olan Dünya Tanrisi.Kutsal hayvani ve sembolü kazdi.Yesil ve siyah derili bir adam olarak çizildi(Bitkilerin ve verimli Nil çamurunu renkleri).
HATHOR(Het-Heru,Het-Hert)
Eski zamanlardan beri tapilan inek tanri.Ismi "uzaktaki ev" veya "Horus'un evi" anlamina gelir.Gökyüzüyle baglantilidir.Edfu'da Horus'un esi olarak bilinir.Teb'de ölüm tanrisidir.Ama genel olarak ask,nese,dans,alkol tanrisi olarak kabul edilir.
HORUS(Hor)
Misir'in en önemli tanrilarindan biri,Osiris ve Isis'in ogludur. Çocuklugu boyunca Harpocrates(Hoor-Par-Kraat) ismini tasidi. Hain amcasi Seth'den babasini intikamini aldi ve tüm firavunlarin koruyucusu haline geldi.Yukari Misir'în patron tanrisidir.Seth'in Asagi Misir'in patron tanrisi olmasi nedeniyle Horus ve Seth'in savasi,Asagi ve Yukari Misir'in savasi haline gelmistir.Behdet'te "Behdet Horus'u" olarak bilinir ve kanatli bir günes diski olarak temsil edilir.
ISIS(Auset)
En önemli tanrica;anneligi,tedaviyi ve büyüyü simgeler. Evrendeki en güçlü büyücüdür.Ra'nin kendisinden Ra'nin gizli adini ögrenmistir.Osiris'in karisi Nephthys'in ikiz kardesidir. Horus'un annesi,Horus'un oglu Amset'in koruyucusudur. Isis Horus'u çocuklugu boyunca Seth'ten korumustur.Egemenlik bölgesi Abidos'tur.
KHNUM
Antinoe ve Elephantin'de koç basli bir adam olarak bilinir. Esi çesitli hikayelere göre Sati,Heqet veya Neith'dir.
KHONS(Chons)
Muhtesem Teb üçlüsünün üçüncü üyesidir(ebeveynleri Amen ve Mut'la birlikte.)Ay tanrisi olarak bilinir.Karnak'ta ona adanmis bir tapinak vardir.
MAAT
Adalet tanriçasi.Ismi "Adalet","Evrensel Düzen" anlamina gelir. Kafasinda bir devekusu tüyü tasir.Bu tüy diger dünyada, Osiris'in mahkemesinde,ölünün kalbi karsisinda bir terazide tartilir.Bu tartilmaya göre ölünün ruhu cezalandirilir veya ödüllendirilir.
MONTH(Mentu,Men Thu)
Amen yayginlasmadan önce Teb'deki ana tanri.Sahin basli bir insan olarak betimlenmistir.Savas tanrisidir.
MUT(Auramooth)
Amen'in karisi,Khons'un annesi.Ismi anne demektir.
NEFERTUM
Ptah ve Sekhmet'in genç ogludur.Taç giymis veya bir nilüferin üzerine oturmus bir genç olarak çizilir.
NEITH(Net,Neit,Thoum-aesh-neith)
Çok eski bir savas tanriçasidir.Deltada zekilik tanriçasi olarak bilinir.Yunan mitolojisindeki Athena'yla eslesir.Duamutef'in koruyucusudur.Timsah tanri Sobek'in annesidir.
NEKHBET
Yukari Misir patron tanriçasidir.Ikonografide bir akbaba olarak betimlenir.Kral ve kraliçenin tacinin bir parçasi,Edjo'nun esidir.
NEPHTHYS(Nebt-het)
Geb ve Nut'un en küçük çocugu,Seth'in karisi,Anubis'in anne- sidir.Seth Osiris'i öldürdügünde onu terketmis,Osiris'in canlanmasi için Isis'e yardim etmistir.Hapi'nin koruyucusudur.
NUT(Nuit)
Geb'in esi,Shu ve Tefnut'un kizidir.Gökyüzü tanricasidir.Yesil derili ve vücudu yildizlarla kapli bir kadin olarak resmedilmistir.
OSIRIS(Ausar)
Ölülerin koruyucusu ve yargilayicisidir.Abidos'da hüküm sürdü.Nut ve Geb'in ilk çocugudur.Ra dünyayi terk ettiginde dünyayi yönetmeye basladi ama Set onu öldürdügünde Isis onu tekrar canlandirdi.Böylece Osiris yeralti dünyasinin hükümdari oldu.Oglu Horus onun intikamini Seth'le savasarak ve onu yenerek aldi.Basindaki sapka Yukari ve Asagi Misir'in birligini simgeler.
PTAH
Memphis'te Dünya'yi yarattigina inanilir.Bazi efsanelere göre Thoth'un emirleri altinda çalistigina ve cenneti ve dünyayi yarattigina inanilir.
RA
Günes tanrisi ve "Yaratici" olarak bilinir.Sahin basy nedeniyle bazen Horus'la eslestirilir.Hakimiyet merkezi bugünkü Kahire olan Annu'ydu.5. Hanedan'dan dan itibaren firavunlara "Sa-Ra" (Ra'nin oglu)ünvani verildi.Shu ve Tefnut'un babasidir.
RA-HORAKHTY(Ra-Hoor-Khuit)
Karma tanri.Ismi"Ufuklarin Horus'u olan Ra" demektir.
SATI
Elephantin'de hüküm süren tanriça,Khnum'un esi ve Anuket'in annesidir.
SEKER
Isik tanrisi,ruhlarin yardimcisidir.Memphis'te Ptah'la eslestirilir. Sahin basli mumyalanmis bir adam olarak çizilir.
SEKHMET
Aslan tanriça.Memphis'te Ptah'in esi olarak bilinir.Ra'nin yarattigi Sekhmet,dogruluk tanriçasi olarak da bilinir.
SELKHET(Serket,Serqet)
Kafasinda zehirli bir akrep bulunan güzel bir kadin olarak çizilmis-tir.Kadinlara dogumda yardimci olur,akrep tarafindan sokulan insanlarin hayatini kurtarir.Isis'i Seth'ten korumak için Seth'e yedi akrep göndermistir.Qebhsenuef 'in koruyucusudur.Tutankhamon' un mezarindaki heykeli çok ünlüdür.
SET(Seth)
Eskiden Asagi Misir'in patron tanrisi olan Seth firtina ve çöl tanrisi olarak bilinirdi.Kardesi Osiris'i öldürerek Osiris'in oglu Horus'un,Isis'in ve Nephthys'in düsmanligini kazandi.Horus'la yaptigi savaslar,ayni zamanda Asagi ve Yukari Misir'in savasi oldu.Bu savasin sonunda Horus'a yenilerek çölde ta?amaya mahkum oldu.Misir'i çöllerden gelen yabancilardan koruduguna inanilir.
SHU
Rüzgarin ve atmosferin tanrisi.Ra'nin oglu ve Tefnut'un kocasi.
SOBEK
Arsinoe(Crocodilopolis)'de yasayan timsah tanri.Sobek 4 elementi de temsil ederdi(Ra'nin atesi,Shu'nun havasi,Geb'in topragi,Osiris'in suyu).Ölüler Kitabi'nda Sobek'in Horus'un dogumuna yardim ettigi,dolayisiyla Seth'in yenilmesine yardimci oldugu yazar.
TEFNUT
Bulutlarin tanriçasi,Ra'nin kizi ve Shu'nun esidir.Kutsal hayvani olan aslan basli bir kadin olarak çizilir.
THOTH
Ay'in,zamanin ve yazinin tanrisi.Esi Maat'tir.Thoth'un sekiz çocugundan en önemlisi Amen'dir.Hieroglifleri icat ettigine inanilir.
THOUERIS
Hippopotam tanriça.Verimlilik sembolü.Çocuklarin dogumuna yardim eder.Esi Bes'tir.
HERU-RA-HA
Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-Par-Kraat'tan olusan karma tanri.Ismi "Horus ve Ra'ya sükür" demektir.
 |
 |
|
16
|
SiNaN |
1,014 |
22.12.2007 - 13:31:00 Son İleti: tarantula855 |
BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜ VE İETT
KÖPRÜNÜN İNŞAAT AŞAMALARI VE AÇILIŞI
Avrupa'yı Asya'ya bağlayan "1. Boğaziçi Köprüsü"nün temeli Beylerbeyi ayakları şantiyesinde; 20 Şubat 1970'de törenle atıldı. Kabataş ve Kadıköy'den kalkan 2 adet şehirhatları vapuru, davetlileri taşı****** tören alanına getirdi. 21 pare top atışıyla çalışmalar başladı...
20 Şubat 1970: Temel atma töreni (Beylerbeyi)
Mart 1970'de Ortaköy ayaklarının kazısı başladı. Hemen ardından da Beylerbeyi ayaklarının kazısı başladı... 4 Ağustos 1971: Kule montajı 17 Ağustos 1971: Kule montajıOrtaköy kulesinin inşaatı
Mayıs 1971'de Ortaköy çelik kulelerinin montajına başlandı. Beylerbeyi kulelerinin montajına ise Temmuz 1971'de başlandı. 1972'nin Ocak ayında her iki çelik kule de yükseldi.Dikey kulelerin birbirleriyle yatay olarak bağlanması
Kuleler tamamlanınca Ortaköy'den Beylerbeyi'ne kadar denizin yüzeyine, birbirine paralel; 2 adet kılavuz halat serildi ve bunlar kulelerden aynı anda çekilerek, ilk birleşim sağlandı (Ocak 1972). Taşıtıcı çelik halatların çekimi
| Forum Başlıkları |
 |
|
|
0
|
a10ur |
184 |
13.05.2010 - 13:26:36 Son İleti: a10ur |
SIRA SENDE!

www.hayalleriminturu.com
http://apps.facebook.com/hayalleriminturu/ Belki üniversitenizde asılı bir posterde, bir internet sitesinde, ya da bir arkadaşınızın Facebook sayfasında gördünüz yarışmamızı, belki de oy vermek için katıldınız 1.Tur’a, içinizden “Umarım benim arkadaşlarım kazanır!” dediniz. Her gün sitemizi ziyaret ettiniz, oylarınızı kullandınız, arkadaşlarınıza destek oldunuz, onlara birbirinden güzel ödüller kazandırdınız.
CARLSBERG, yarışmaya gösterilen yoğun ilgiden dolayı, katılımcılara bir tur daha hediye etmeye karar verdi. Hayallerimin Turu yarışmasının 2. Tur bölümü başlıyor! Bu yepyeni tur programı sizler için özel olarak yaratıldı, şimdi yarışmanın tam zamanı!
İşte hayalleri süsleyen, benzersiz bir tecrübe daha…
25 Haziran Cuma sabahı hayaller gerçeğe dönüşüyor. Havaalanından uçağımıza atlayıp, Avrupa’nın her anlamda en önemli şehri, Londra’ya gidiyoruz. Kapıda bizi rehberimiz ve süper lüks aracımız karşılıyor, otelimize götürüyor. Akşam yemeğimizi yiyip kendimizi Hyde Park’ın yeşilliklerine bırakmak için yola çıkıyoruz, VIP bölümüne geçip Ben Harper’ı dinleyerek mest oluyoruz, ardından efsane gruplardan PEARL JAM’i izliyoruz.
26 Haziran Cumartesi günü, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzik gruplarından, milyonların sevgilisi, Türkiye’de geniş bir hayran kitlesi bulunan BON JOVI konserine O2 Arena’ya gidiyoruz. 27 Haziran Pazar sabahı yola çıkıp, bir görsel şölene, Birmingham'da CIRQUE DU SOLEIL gösterisine gidiyoruz. Bunlar da yetmiyor, Harrods’ta alışveriş turu yapıyoruz, Beatles ve daha birçok efsane grubun doğduğu Abbey Road stüdyolarını ziyaret ediyoruz.
Haydi! Takım arkadaşlarınla videonu çek, takım profilini paylaşıp en çok oyu topla ve finale kal! Daha önce de söylediğimiz gibi, çekiliş yok, kura yok, bu turu hak eden takım kazanacak!
Kazanan takım, 25-28 Haziran tarihleri arasında hayallerinin turuna çıkarak Londra’ da paha biçilmez bir tecrübe yaşayacak. İşte tur programı:
25 Haziran, Cuma – İstanbul’dan Londra’ya uçak yolculuğu
25 Haziran, Cuma – Hyde Park’ta Ben Harper ve PEARL JAM konseri
26 Haziran, Cumartesi – O2 Arena’da BON JOVI konseri
27 Haziran, Pazar – Abbey Road stüdyoları gezisi
27 Haziran, Pazar – Birmingham’a seyahat ve CIRQUE DU SOLEIL gösterisi
28 Haziran Pazartesi – Harrods alışveriş turu
28 Haziran Pazartesi – Londra’dan İstanbul’a dönüş
Yarışmayı 2. Sırada bitiren takımın tüm üyeleri birer Apple Macbook kazanacak!
Yarışmayı 3. Sırada bitiren takımın tüm üyeleri birer Blackberry 8520 kazanacak!
 |
|
|
0
|
Hestia |
138 |
13.04.2010 - 12:47:01 Son İleti: Hestia |
Niye gözlerin kapakları var da kulakların yok?
Niye istediğim zaman kulaklarımı kapatıp, duymak istemediğim sesleri engelleyemiyorum?”
Bu isyan dolu sözleri, Elias Canetti’nin bir roman kahramanı söyler.
Yaşamını kitap okuyarak geçiren birisidir ve çevreden gelen sesler onu aşırı derecede rahatsız etmektedir. O zavallı adamın bir de Türkiye’de olduğunu düşünün.
Yani gürültü kavramının bilinmediği, herkesin mümkün olduğu kadar çok ses çıkarmaya çalıştığı bir ülkede.
Trafik, korna çalan arabalar, bağıra çağıra konuşanlar, teyplerden yayılan canhıraş müzik, köpek havlamaları, inşaat gürültüleri, caddelerdeki delme aletleri... Bütangaz tüplerinin bile şarkıyla satıldığı bir ülke burası. Sürekli bir uğultu. Bilinçaltımızı kirleten frekans dalgaları.
***
Ne var ki insanlarımız gürültüyü seviyor. Dünyanın birçok kentinde insanların üst üste yaşadığı, nüfus yoğunluğunun fazla olduğu mahalleler gürültülüdür ama zenginler sessizlik içinde yaşarlar.
Bizde zenginlerin bir kısmı da gürültüyü seviyor. Özellikle tatil beldelerinde, gençler çok pahalı lokantalara gidip, kulakları sağır edecek güm güm disko vuruşları altında masadakilerin sesini duyamadan ve ikide bir kalkıp birbirlerinin kulağına bağırarak yemek yiyorlar. Bir çuval para ödeyip lokantadan çıktıkları zaman sesleri kısılmış oluyor bağırmaktan. Ve bu, eğlence yerine geçiyor. Kimin sesi çok kısılmışsa, o iyice eğlenmiş sayılıyor.
Yemek müziği denilen ve konuşmaları örtmeyecek kadar hafif olan müzik kavramı unutuldu Türkiye’de. Bar ve lokanta ne kadar pahalı olursa, müzik potansiyometresi o kadar açılıyor. Hele bir de gözünü sevdiğimin havai fişekleri başladı mı, değmeyin milletin keyfine. Patır kütür eğlenip gidiyorlar.
***
Ege kıyılarında sessiz, kendi halinde bir lokanta buldum mu “Aman” diyorum.
“Ne olur şu müziği kapatın. Denizi, dalgaları, yapraklarda hışırdayan rüzgârı dinleyelim” Biraz da şaşırarak kabul ediyorlar isteğimi.
Müzik ezelden ebede giden suskunluğu yırtma çabasıdır ama sessizliğin sesinden daha güzel bir müziği kimse yazamadı şimdiye kadar.
Bayreuth Festivali’nde Wagner’i anarken, gün batımında bütün borular Si notası üfleyerek selamlar dünyayı. Çünkü yer kürenin dönerken çıkardığı sesin notası Si’dir ama biz bu sesi duyamayacak kadar kirlettik kulaklarımızı.
 |
|
|
1
|
Hestia |
149 |
12.04.2010 - 20:34:03 Son İleti: spect_acular |
1-Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantası...ndan; “Atatürk’ün Büyük NUTKU’nun” çıktığını...” 2- Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: "M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini, 3- 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm. ."olduğunu, 4- Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu, 5- 1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde,danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini, 6- 1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini veee.. 7- 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini, biliyor muydunuz?
 |
|
|
0
|
dry |
112 |
21.03.2010 - 18:32:52 Son İleti: dry |
Mitoloji, mitopoetik düşünce ve mitolojide kaos gibi yazı dizimiz için temel oluşturacak kavramlara bir giriş yaptığımız ilk yazıdan sonra şimdi bu yazıda kaos kavramının doğasıyla edebi bir biçim olarak şiirin doğasının paralelliğine bir göz atacağız hep birlikte.
Yunan düşüncesinde khaos terimiyle ilk sıcak ilişkiyi kurduğumuz metne, uzun bir şiir olan Theogonia’ya baktığımızda, adeta bir tiyatro sahnesi içinde oynanan bir piyesi izliyormuşuz gibi, bu esneyen kocaman yarıktan, düzenli olana nasıl gidildiğini adım adım gözlemleyebiliriz. Bu khaostan kosmosa geçiş piyesi, aynı zamanda, Yunan dini olarak bilinen Olympos dininin, Yunanlının sosyal ve siyasal kültür yaşamının ve düşünsel öğretilerinin de oluşumunun sahnelenmesidir. Zeus’un henüz doğanın egemenliğini ele geçirmediği ve kült bir varlık haline gelmediği, tanrılar arasındaki kıyasıya mücadelelerin henüz başlamadığı bir aşamada oynanır bu oyun. Hesiodos’un yaptığı, savaşımların, aşkların, yıkımların, ayrılıkların, baştan çıkarmaların ve aldatmaların yaşanacağı düzeni dekore etmektir.
--------------------------------------------------------------------------------
Khaos'tu hepsinden önce varolan
Sonra geniş göğüslü Gaia, ana toprak,
Sürekli, sağlam tabanı bütün ölümsüzlerin
Onlar ki tepelerinde otururlar karlı Olympos'un,
Ve yol yol toprağın dibindeki karanlık Tartaros'ta...
Khaos'tan Erebos ve kara gece doğdu,
Gece'dense esir ve gün ışığı doğdu,
Erebos'la sevişip birleşmesinden...
Hesiodos, Theogonia. s.116 vd.
--------------------------------------------------------------------------------
Khaos’dan Erebos (Karanlık) doğdu. Onlar da birleşerek yerin üst tabakasının ışığı olan Aither (Hava) ve yeryüzünün ışığı olan Hemera’yı (Gündüz) doğurdular. Işık meydana geldikten sonra yaratılış sürekli devam etti. Khaos bunları doğururken Gaia’ da “Ölmezlerin Yeri” olan ve yıldızlarla bezeli bulunan göğü Uranus’u doğurdu. Hesiodos bu noktada der ki, "Gaia'dan gökyüzü yükseldi", yani Uranos... Gaia, göğe tamamıyla kendini kaplasın ve içine alsın diye kendi büyüklüğünü verdi. Gökyüzü, yani Uranos; toprağın, yani Gaia'nın hem oğlu hem eşi oldu. O zamanlarda, gökyüzü ve yeryüzü birbirine o kadar yakındı ki, birbirlerine öyle büyük bir aşkla sarılmışlardı ki, aralarındaki sınır ayırt edilemezdi.
Kaos kavramından ilk bahseden kişilerin Hesiodos, Ovidius gibi şairler olması, bir bakıma oldukça anlamlıdır. Zira James Gleick, ülkemizde de yayınlanan çok ses getiren Kaos adlı kitabında kavramı açıklayabilecek en uygun dilin şiir dili olduğunu şu şekilde ifade eder:
“On sekizinci yüzyıldan bu yana görülen bir rüya var; buna göre bilim, şeklin uzay içindeki evrimini atlamıştır. Bir akışı düşündüğünüzde, bir akışı düşünmenin birçok yolu vardır, iktisadın akışı ya da tarihin akışı. Akış önce tabakalar halindedir, sonra çatallaşıp çok daha komplike bir duruma, hatta salınımlı bir hale geçer. Daha sonra da kaosa dönüşür.
Şekillerin evrenselliği, boyutsuzluğu aşan benzersizlikler, akış içindeki akışların yinelenme gücü, bütün bunlar değişme denklemlerine ilişkin standart diferansiyel hesaplama yaklaşımının kapsamı dışında kalmaktadır. Fakat bunu görebilmek kolay olmamıştır. Bilimde problemler mevcut olan bilimsel dille ifade edilir. Libchaber’in akışlara ilişkin sezgilerini ise bugün de dâhil yirminci yüzyılda ifade edebilecek tek dil şiir dili olabilir.”
Aslına bakarsanız, kendisini izleyen sonraki pek çok dönemin aksine, şiiri, yüzeysel bir duygu anlatımı olarak görme eğilimi, ilk çağda yoktur; bu nedenle Lucretius, Vergilius, Ovidius gibi Latince ve Hesiodos, Homeros gibi Grekçe yazan ozanlarda, insan sorunlarının duygusallığa egemen olduğu görülür. İnsanın duygusal yanı göz ardı edilmez, ancak biricik yönlendirici etken de sayılmaz. Şiiri kalıcı, etkileyici kılan, bu sorunsal içerik özelliğidir. Bu özelliğin ağırlık kazandığı ozan, çağını aşar. Bu durumda şiir üç önemli konuyu kapsar:
1- Ozanın konuştuğu, şiir ürettiği dille bağlantısı, bu dile katkısı, getirdiği yenilik, sağladığı gelişme. Ozan, şiirlerini sergilediği dile katkıda bulunmamışsa, yeni imge öğeleri oluşturmamışsa, yüzeysel bir başarı ortamındadır, kendine özgü bir dil yaratamamıştır.
2- Ozan yarattığı özgün imgelerle bir şiir çığırı açmışsa başarılı, açamamışsa öykünücü demektir, geleceğe kalma olasılığı da azdır.
3- Ozanın, şiiriyle işlediği konular evrensele yaklaştığı oranda etkinliği çoğalır, ilgi alanı genişler. Ozanın içevrenine ancak bu üç kapıdan girilebilir ve ozan ancak bu kapıların açıldığı sanatsal yaratım ortamında anlaşılabilir. Ovidius, kendinden önceki tüm diğer büyük ozanlar gibi, bu üç konuyu başarıyla işleyebildiği içindir ki evrenseldir.
Bu üç özelliğin yanı sıra, konumuzla ilgili olarak, eski çağdan günümüze iyi bir edebiyat yapıtının en belirgin özelliklerinden birinin, karmaşık oluşu ve kaotik özellikler taşıması olduğu söylenebilir. Karmaşıklık, sistemin bilgi içeriğini zenginleştirdiği, anlam olanaklarını genişlettiği ve düzyazıyla gerçekleştirilemeyecek “şiirsel” bir anlatıma olanak verdiği için, düzyazının tersine sanat yapıtlarında aranan bir özelliktir. Karmaşık sistemlerin öğeleri arasındaki ilişkiler doğrusallıktan uzak, çok yönlü ve çok boyutlu olduğundan kimi edebiyat ürünlerinde kaotik dizgelere özgü başlangıç koşullarına duyarlılık, belirsizlik, öngörülemezlik, yitimli bir yapıya sahip oluş, öz-örgütlenme potansiyeli (kendiliğinden organizasyon, kendi kendine organizasyon) ve fraktallik gibi özellikler görülebilir. Karmaşık bir metni oluşturan çeşitli düzeyleri ele aldığımızda, her birinin düzenli olmaktan çok, kaotik olma potansiyeli taşıdığı görülür:
1) Yapıta konu olan ve sanatçının yaratı sürecini doğrudan ya da dolaylı etkileyen dış dünya;
2) Sanatçının belleğini, eğitimini ve kişisel deneyimini barındıran zihni;
3) Yapıtın daha önceki yapıtlarla, yazın geleneğiyle ve genel olarak kültürle bağlantısı;
4) Yapıtın dille kavgası ya da dili geliştirme, çarpıtma ve ilerletme çabası; ve
5) Metnin bütün bu etkenlerin çarpışmasından doğan düzensiz, yitimli ya da fraktal iç yapısı
Bu etkenlerden her birine ilişkin görüş, inanış ya da uzlaşımların çağlar içinde büyük değişimler göstermesi, insanlığın kültür birikimine bağlı olarak her dönemin kendi özel anlatısını yarattığını ortaya koyar. Az sonra değineceğimiz gibi, Ovidius’un, kaostan kozmosun yani evrenin oluşumu ve insanın yaratılışımı anlattığı Dönüşümler başta olmak üzere tüm eserleri, biraz da hızlı ve özensiz yazması sebebiyle kaotik özellikler taşımaktadır. Anlatıların gittikçe karmaşıklaşması, yaşama, yazma ve bilme biçimlerinin karmaşıklaşmasıyla yakından ilintili olduğundan sanat ürünleri taşıdıkları karmaşıklık düzeyine bağlı olarak değer kazanır. Dilin, düşüncenin, yazma tekniklerinin gelişmesine katkıda bulunmayan, bildik masallar anlatan metinler, güçsüz ve kısa ömürlü olur.
Bu durumla ilgili olarak Batı bilim ve kültür geleneğinde kaosun yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar olumsuz bir durum ve etken olarak görülmesine ve düzeni (kozmosu) yücelten, kaosa düzen vermeyi (kozmosa dönüştürmeyi) amaç edinen bu düşünce biçiminin sanatı da etkilemesine karşılık, algılama, bilme ve düşünme yöntemlerimizi sorgulayan şiir ve sanatın hemen her dönemde kaosa daha yakın olduğu söylenebilir. Aslında her ne kadar Batı uygarlığı içinde kaosla düzen (kozmos), son yıllara kadar birbirlerine karşı kavramlar olarak görülse de, bilgisayarın gelişmesiyle biçimi, düzene dönüşme yolları ve geometrisi belirlenen kaos, sonunda geç de olsa bilim dünyasınca da kabul edilmiştir.
Edebiyat, sanat ve ilk yazımızdan hatırlanacağı gibi felsefe gibi temel kültür alanlarındaysa yaşamın ve insanın temelde kaotik olduğunu söyleyen ya da sezdiren yapıtlar, bin yıllardır ilgiyle okunuyor. Dahası, Shakespeare, Milton, Balzac gibi büyük yazarların kimi zaman istemeden, bilmeden, düzeni savunduklarını sanarak ya da düzeni savunuyormuş gibi yaparak kaosun çekiciliğine kapıldığı da biliniyor. Günümüzde kaos ve bu kavram etrafındaki kelebek etkisi, garip çekici, türbülans gibi çeşitli terimler, artık edebiyat, sanat ve genel olarak kültür alanına girdi. Bilimin ve kültürün bugün ulaştığı teknik ve ideolojik düzey, kaosla düzenin birlikte varolduğunu, birbirine dönüştüğünü ve bu karşılıklı ilişkinin yıkıcı değil, yapıcı ve yaratıcı sonuçlar verebileceğini ortaya koyuyor. Ancak düzeni temel alan ve bütün değerlerini bunun üzerine kuran Batı kültür ve geleneği içinde sanat, en başından beri, enformasyon kuramından alınma bir deyimle, her zaman “parazit” yapan, kaosun varlığına ya da olanaklarına dikkat çeken, bunu yapamadığında da en azından düzenin tutuculuğunu, köhneliğini eleştiren marjinal bir kültür alanı olagelmiştir. Sanatçı da, inandığı sanat anlayışı uğruna, neredeyse özünden geçen ödünsüz kişiliği, yerleşik yaşama ve yaratma biçimlerine kafa tutuşuyla başlı başına kaotik bir öğe olarak görülebilir.
Shakespeare’in bugünkü okurları, Freud, Marks ya da kaos kuramları ışığında yeni anlamlar yükleyebilir oyunlarına. Örneğin, Shakespeare’in Hamlet, Macbeth, Fırtına, Othello ve Kral Lear başta olmak üzere tüm yapıtları güçlü krallıkları bir anda yıkıma uğratan kaotik öğelerle ve kaotik kişiliklerle doludur. Bu konuda kaos kuramıyla önemli benzerliklerden biri, garip çekerler denilen ve kaotik bir dizgeyi kendisine çekerek kaotik devinimi başlatan etkenlerin varlığıdır. Garip Çekerler (Strange Attractors) adlı kitabında kaos teorisine ilişkin en önemli kavramlardan biri olan garip çekerlerin yazın alanında roman ve oyun kişilerine de uygulanabileceğini ileri süren Harriett Hawkins, bu kişilerin taşıdıkları kötülük gizilgücüyle son derece etkileyici oluşlarına dikkat çeker. Kısaca birkaç örnek sayacak olursak, Othello’da Iago, bütün alt üst oluşu yaratan etkendir. Antonius ve Kleopatra’da Roma imparatorları ve generalleri, Kleopatra için ya da hep kaotik bir güç olarak algılanan aşk için, imparatorlukları gözden çıkarır. Macbeth’de cadılar, kralına bağlı cesur Machbet’i bir anda cinayet planları yapan bir alçağa dönüştürür. John Milton’un, Yitirilen Cennet’inde, şiirsel ve etkileyici konuşmasıyla Havva’nın önünde yeni ufuklar açan Şeytan, onu günah işlemeye yönelten bir garip çekicidir. Kısacası, tiyatro oyunları ve daha geniş kapsamlı düşündüğümüzde tüm sanat yapıtları, her ne kadar büyük ölçüde yaratıcılık ve hayal gücü içerseler de, kaynağı ve kökleri gerçek hayattadır ve gerçek yaşamdan beslenirler. Dolayısıyla, bu tarz incelemeler, aslında bir ölçüde, “hayatın kendisinin işleyişinin kaotik bir sistem olduğu” varsayımına dayanırlar.
Kaos kavramını ilk telaffuz eden kişilerden olan Hesiodos’tan oldukça etkilenen ve yapıtları Shakespeare başta olmak üzere Chaucer, Goethe, Ezra Paund gibi pek çok yazarı etkileyen, en önemli eserlerinden Dönüşümler’in başında kaostan bahseden Ovidius’un yaşamı incelendiğinde de bu tarz paralellikler ve geleneksele karşı çıkan kaotik bir öğe olarak sanatçı prototipi rahatlıkla görülebilir. Publius Ovidius Naso, 20 Mart M.Ö. 43’te Roma’nın 140 km. doğusundaki Sulmona’da (Sulma) dünyaya gelmiştir. On iki yaşına geldiğinde ailesi tarafından Roma’ya gönderildi. Dönemin en iyi öğretmenlerinden retorik dersleri aldı. Ovidius’un soylu sınıftan olan babası, oğlunun devlet memuru olmasını ve düzenli bir yaşantıya kavuşmasını istiyordu. Ama Ovidius tercihini kaostan yana kullanarak Atina’ya gitti ve kendisi gibi şair olan arkadaşı Pompeius Macer’le birlikte Yunanistan’ı dolaştı. Sonraki yıllarda bazı önemsiz adli görevler üstlendiyse de kısa süre sonra kamu yaşamının ve düzenin kendisine uymadığına karar verdi ve çalışma yaşamını terk ederek bütün zamanını şiire ayırdı. Bu durumda, Ovidius’un doğrusal ve düzenli bir biçimde ilerleyen, kozmos olarak adlandırılabilecek yaşantısında kendisini kaosa çeken garip çekicinin şiir olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Genelde aşk, terk edilmiş kadınlar ve mitolojik temalı şiirler yazan Naso, Publius Vergilius Maro ve Horatius ile beraber, Latin edebiyatının üç kanonik şairinden biriydi. Amores (Aşklar), Ars Amatoria (Aşk Sanatı), Remedia Amoris (Aşkın Çaresi), Medeia, Fasti (Şenlikler), Tristia (Hüzün) gibi önemli yapıtlar yazdı. Genelde hüzün beyitlerinin en büyük hocası olarak kabul ediliyordu. En ünlü yapıtı kaostan evrendeki düzenle (kozmos) dünyanın oluşumu ve yaratımı anlattığı 15 kitaptan oluşan Dönüşümler’dir (Metamorphosis). Ovidius’un kaotik ve çalkantılı yaşamı ve büyük eseri Dönüşümler’i, kaos ve mitoloji penceresinden incelemeye devam edeceğiz.
--------------------------------------------------------------------------------
Kaynaklar
Anne Rice (2007), Pandora (Çev:İlkin İnanç), Martı, İstanbul.
James Gleick (1997), Kaos (Çev: Fikret Üçkan), TUBITAK, Ankara.
Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos-Çanakkale’de sunulan çeşitli bildiriler.
Ovidius (1994), Dönüşümler (Çev: İsmet Zeki Eyüboğlu), Payel, İstanbul.
Shakespeare’in adı geçen tiyatro oyunları.
Wikipedia ve Ekşisözlük’teki ilgili maddeler ve çeşitli internet kaynakları.
http://www.indigodergisi.com İndigo dergisinden alıntıdır...
 |
|
|
0
|
dry |
114 |
21.03.2010 - 18:27:25 Son İleti: dry |
Bilim dünyasındaki her geçen gün üzerine yenileri eklenen son gelişmeler ışığında ve kuantum teorisiyle birlikte kaos kavramı, son yılların en güncel tartışma alanlarından biri olmuştur.
Günlük konuşmalardaki kargaşa anlamına gelen kullanımı ve bilim dünyasındaki doğrusal olmayan dinamik sistemlerde türbülans sonucu ortaya çıkan spesifik duruma karşılık gelen anlamları dışında kavramın köklerine baktığımızda, M.Ö. altıncı ve yedinci yüzyıllara kadar geriye, Yunan Mitolojisinin derinliklerine kadar inmemiz gerekmektedir. Aynı zamanda felsefenin doğumunun da öyküsü olan okumakta olduğunuz Kaos ve Mitoloji başlıklı yazı dizimizin bu ilk bölümünde, Hesiodos ve Ovidius gibi şairlerin eserlerinden yola çıkarak kavramın ilk kullanılışı açıklanmaya çalışılmıştır. Böylelikle bu yazıda giriş yaptığımız mitolojide kaos konusuyla, günümüz bilim felsefesine; fizik, kimya ve biyoloji gibi fen bilimleri başta olmak üzere sosyal bilimler; ve yaşamın neredeyse tüm alanlarına ciddi katkılar sağlayan kaos kuramının gelişimine farklı bir pencereden bakarak ışık tutmak amaçlanmaktadır.
Kaos kelimesinin etimolojik köklerini araştırdığımızda, kavramın ortaya çıkışıyla felsefe tarihinin başlangıcının, birbirleriyle tamamen bağlaşık ve ilişkili olduğu görülür. Felsefe, var olanlar üzerinde bilinçli, planlı düşünceden doğmuştur. Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen bazı sorunlar, bir süre sonra eleştiren bir düşünmenin ve gözlemin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: ?var olanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları?? gelir. Gerçekten de, insanın bir kültür varlığı olarak ortaya çıkışından bu yana ?neredeyiz, kimiz ve niçin bulunduğumuz yerdeyiz?? soruları en temel ve en yakıcı sorular olmuşlardır. Mitolojiden felsefeye, dinden bilime kültür tarihi bu sorulara verilen cevapların, daha doğrusu cevap verme tarzlarının kanaviçesi içerisinde şekillenmiştir.
İlk yazılı metinlerde görülen cevaplama tarzı mito-poetik veya mitolojik düşünce adı verilen anlamlandırma tarzıdır. Mitoloji bir nevi ?efsane bilimidir?. Yunanca masal, hikâye anlamına gelen Mythos ve söz anlamına gelen Logos kelimelerinden türemiştir. Yani Mitoloji eski çağ Tanrılarının, yarı Tanrılarının, masallarının ve kahramanlarının da içinde bulunduğu büyüleyici dünyanın hikâyelerinin destansı bir dil ile anlatılmasıdır. Her ulusun, her milletin tarihinde destanları, kahramanlıkları, efsanevi hikâyeleri, inanç sistemleri, Tanrıları, dinleri, masalları, söylenceleri vardır. Ama nedense mitoloji denince akla ilk ?Yunan Mitolojisi? gelir. Bunun nedenleri arasında, Yunan Mitlerinde anlatılan olayların sonuçlarının günümüzde görülebilmesi ve Yunan Mitolojisinin ulusal bir yapıyı değil, evrensel bir yapıyı barındırması yer alır.
Mito-poetik düşünüş, hayatı bir bütün olarak adlandırmak ve varlığı anlaşılabilir kılmak amacını taşır. Bu düşünme tarzı düş gücünün, belirli bir akıl kullanımının ve dünyayı belirli bir şekilde yorumlamanın sonucunda ortaya çıkar. Mito-poetik düşüncede yalınkat akılcılık, tutarlılık, ardışık ve doğrusal olarak akan zaman anlayışını, daha doğrusu açık bir biçimde nedensel ilişkileri bulmak pek mümkün değildir. Ancak mito-poetik metinler, ne çocuksu uydurmalar, ne de sıradan masallardır. Mito-poetik düşünceyi anlamanın ve yorumlamanın yordamı, söz konusu metinlerde neyin, hangi amaçla ve nasıl anlatıldığını sorgu konusu yapmaktır.
Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, doğal olarak, birdenbire, kesintisiz olmamıştır. Bu nedenle, bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; diğer yandan da en eski filozofların ?doğa üzerine? adlı yapıtlarıyla mythoslar ve tanrı masalları arasında bir ara-basamağı buluyoruz: Eski ozanların theogonia?ları (tanrıların doğuşu) ile kosmogonia?larıdır (evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı-tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatılır. Aristoteles, Metafizik?inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu ?en eskilerin?, yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, ancak, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler.
?Neredeyiz?? sorusu bir başka biçimde ?nasıl bir dünyada yaşıyorum??, ?yaşadığım bu dünya nasıl ortaya çıktı??, ?başlangıçta ne vardı?? sorularıyla da dile getirilebilir. Zaten kosmogonia terimine yakından bakılacak olursa ikinci ek sözcüğün (gonia) eski Yunancada genesis (üreme), ortaya çıkma anlamına geldiği hemen göze çarpar. İnsan yaşadığı dünyayı, geniş anlamda evreni düşüncesine konu yaptığında her zaman bir kök, bir başlangıç durumu aramış ve evrenin ortaya çıkışını gerek kadim zamanlarda gerek günümüzde belirli modellerle açıklamaya çalışmıştır. Yazılı tarihin ilk metinlerine, örneğin Enuma Eliş?e, Gılgamış?a, Ilias?a, Theogonia?ya şöyle bir göz attığımızda, bu durum hemen fark edilir. Nasıl modern kozmolojinin ?Big Bang?, ?kara delik? gibi modelleri varsa, mito-poetik düşüncenin de ?üreme?, ?doğum?, ?döllenmiş yumurta? gibi modelleri vardır. Söz konusu metinlerde evrenin ortaya çıkışı (kosmogonia) ile tanrıların ortaya çıkışı (theogonia) tek bir süreç olarak görülür. Kozmik süreçler tanrıların evlenmesi, doğumlar ve kendi aralarında yaptıkları egemenlik ve güç kavgası olarak tasvir edilir.
Yunanca khaos ve kosmos terimlerinin incelenmesi, Yunan kültüründe, görünmez evrenin görünebilir bir haritasını çıkarma girişimidir. "Doğanın yalın hali nedir?" Biçiminde çocukça bir merakla sorulan o naif ama çok boyutlu soruya verilen yanıt, diğer kültürlerde olduğu gibi, Yunan kültürünün de geçit vermez gibi görünen dinsel ve düşünsel katmanlarının yarılıp, bir kültürün kimlik kartları olan evren, tanrı ve insanla ilgili öğretilerinin karanlık yanlarına nüfuz edebilmesine olanak tanır. Yunan mitoslarındaki evren doğum şemalarına, bu iki sözcüğün kökeninde yatan anlamların ışığında yaklaşmak, Yunan evren anlayışının ana hatlarının çıkarılmasına ve dolayısıyla konuyla ilgili yapılacak edebi ya da bilimsel bir çalışmanın sağlamlığına kanıt oluşturacaktır. Çünkü kelimelerin kültürün o anki değerlendirişiyle tanınmasının ve açımlanmasının, bugünkü kullanımındaki benzerliklerini ve farklılıklarını, hatta olağanüstü değişikliklerini algılamak açısından üstlendiği başat rol tartışılmaz. Bilimsel-felsefi görüşe ve yurdumuz felsefe profesörlerinden Macit Gökberk?e göre bu, ?felsefi düşüncenin uyanmaya başladığını gösteren ilk belirtidir?. Kaos kavramının ortaya çıkışıyla felsefi düşüncenin doğuşu arasındaki paralelliği şu şekilde açıklayabiliriz:
Yunanlı öykü anlatıcılardan ?en eskiler?in tipik örneği olarak Hesiodos?un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Hesiodos, Yunan didaktik şiirinin babası diye anılan ünlü bir ozandır. M.Ö. 8. yüzyılda (700 yılı) dolaylarında yaşadığı düşünülmektedir. Yoksul bir çiftçinin oğludur. Aiolia'nın Kyme şehrinden, Yunanistan'da Boiotia'nın Askra şehrine göç etmiştir. Efsaneye göre, Helikon yamaçlarında koyun güderken musalar, yani ilham perileri ona şairlik bağışlamışlardır. Nerede öldüğü bilinmez. Yunan ilk çağının Homeros'tan sonraki en büyük epik ozanı olarak kabul edilir. Eserlerinden 2 büyük epik bugüne ulaşabilmiştir. Bunlar, tanrılar ile alâkalı mitler üzerine olan ve kaostan bahseden Teogoni (Tanrıların Doğuşu) ve çiftçi yaşamını anlatan İşler ve Günler'dir. Yunan mitolojisi ve Yunan çiftlik hayatı üzerine bilinenlerin çoğu Hesiodos'un eserlerinden öğrenilmiştir. Otantik bir şiir olan İşler ve Günler, genel anlamda çiftçi yaşamını anlatmaktadır. Eserde insanın beş çağı anlatılmaktadır. Eserde bazı nasihatler de bulunmaktadır. Diğer önemli eseri olan Teogoni ile ilgili olarak ise genel kanı, yazarının Hesiodos olduğu yönündedir, ancak bu kesinleşmiş bir bilgi değildir. Yine de üslup açısından İşler ve Günler`e yakın olması, bu bilgiyi güçlendirmektedir. Konusu genel olarak evrenin, dünyanın ve Tanrıların kökeni, varoluşlarıdır. Yapıtta tanrıların ortaya çıkışı ile iktidar kavgaları anlatılırken, aslında içinde yaşadığımız evrenin temel kurucu öğeleri olarak karşımıza çıkan yeryüzünün, dağların, mağaraların, denizlerin, ırmakların, içinde kuşların uçtuğu hava boşluğunun, gökyüzü ile gök cisimlerinin ortaya çıkışının öyküsüdür anlatılan. Bir başka deyişle bu öykü, khaos?tan kosmos?un doğuşunun ve ortaya çıkışının öyküsüdür.
Hesiodos?a göre, ?başlangıçta Khaos vardı?. Bir başka deyişle, Yunan mitolojisinde (boş uzam, boşluk, uçurum, kaos) bir çeşit ilkel tanrısal varlık olarak gösterilen Khaos, Düzen'den ya da öteki adıyla Evren'den (Kosmos) önce gelmiştir. Bu Khaos nedir pek bilinmez. Belki de bu bilinmezlik ona Khaos ismini vermiştir. Khaos karışık ve hiçbir şekil almamış olan uçsuz bucaksız boşluğu ve karanlığı temsil ediyordu ve türevi bakımından, ?esneyen boşluk? demektir. ?Bu da bize hiçliği, boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün var olanların oluşacağı o düzensiz, karmaşık yığını düşündürüyor? der, Gökberk:
?Bu, var olanlardan önce gelmiş olan ve var olanların kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak belirlemek için yapılmış ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları ve benzerlerini karıştırmama eğilimi var; Hesiodos burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor?. Oysa Hesiodos, ne hissettiğini, bir sıfat kullanıp bize duyumsatmaz. Biz ancak sözcüğün o kültürdeki kullanım biçimine, anlam içeriğine baktığımızda ve kendinden sonra gelen edebiyatçıların ve felsefecilerin geliştirdiği dil yapısını incelediğimizde Khaos'un, yani doğanın ilk halinin özelliklerini sezinleyebiliriz.
Hesiodos, geleneksel tanrı-yarı tanrı ilişkileriyle, diğer sınıf olan avam insanların yaşamını (o döneme kadar hiçbir ozanın değinmediği üzere) harmanlayarak yepyeni bir şiir anlayışı, öğretisi geliştirmiştir. Bu anlamda, Homeros?un tam tersi bir ozan olduğu söylenebilir. Hatta, Azra Erhat, Hesiodos Eseri ve Kaynakları adlı 1977 tarihli kitabında; ?..konu edindiği dünya öyle başka bir dünyadır ki; iki ozanı (Homeros-Hesiodos) karşılaştıran bir yarışma olduysa gerçekten, Hesiodos?a bağımsızlık ve özgürlük ödülünü vermemek elden gelmez? der. Avam insanların yaşamını anlatan ozandan sonra başka yunan şairi gelmemiştir ki, onun izi beyinlerde etkisini belli bir sürece bağlamış olsun. Fakat Roma edebiyatında, Vergilius ve Ovidius, bizzat onun pınarından yararlanmış ve bu öğretiyi değerli kılmışlardır. Hatta Hesiodos?tan yüzyıllar sonra kendisinden önemli ölçüde etkilenmiş olan ve 20 Mart M.Ö. 43-M.S. 17 tarihleri arasında yaşamış olan Romalı şair Publius Ovidius Naso, en önemli eserlerinden Dönüşümler?de (Metamorphoses) kaostan kozmosun oluşum sürecine:
?In nova fert animus mutatas dicere formas/ Corpora, di, coeptis nam vos mutatis et illac/ Adspirate meis primaque ab origine mundi/ Ad mea perpetuum deducite tempore carmen..? yani; ?Anlatmak istiyorum değişen nesnelerin yeni biçimler alışını./ Sizin işiniz bunlar, yardım edin bana başladığım işte ey tanrılar!/ Ulaştırın bu türkümü doğanın başlangıcından günümüze değin,/ Denizden, karadan bütün bunları kuşatan gökyüzü var olmadan,? diye başlar ve kaostan şu şekilde bahseder: ?Tek görünümlüymüş evren içinde doğa, khaos deniyordu ona,/ Kımıldamaz, biçimsiz, düzensiz ağır bir yığın,/ Karmakarışıkmış içinde nesnelerin türlü türlü öğeleri??
Khaos, Yunancada khasko (khaskein, khastmasthai) fiilinden türemiştir. Fiilin anlamı, esnemek, yarılmak, açılmak, bir şeyi doğurmak üzere esneyip açılmaktır. Khaos, boşluk, açıklık ve esneyen yarık anlamlarına gelir. Dolayısıyla, düzenlenmiş evren kosmos ile zıt bir anlam içeriğine sahiptir. Khaos?un, etimolojik çağrışımları olan khazo, khaino, khoris ve khora ya da chasma sözcüklerinin kökündeki ortak anlam, açılma, yarılma, çukur, delik diye çevrilebilir. Yunan düşüncesinde her şey, dünya düzenine khaostan, başka deyişle boşluktan ya da bu bilinmeyen büyük uçurumdan sıçramıştır.
Khaos?a karşıt terim olarak kullanılan ve düzen olarak çevrilen kosmos ise düzenlemek, ayarlamak anlamına gelen kosmeo fiilinden türemiştir. Oysa Yunanlılar için kosmosun ilk anlamı sadece düzen değildir. En yüksek dinsel saygınlık, dinsel yücelik anlamını da içerir. Dinsel yücelikte hayranlık uyandırıcı bir harmonia, yani uyum, biçimlilik, güzellik ve yasalılık; aynı zamanda anlaşılabilirlik ve açıklanabilirlik söz konusudur. Ayrıca kosmos Yunancada, devlet düzeni; süsleme, bezeme; saygınlık, onur anlamlarını da içerir. Geç dönemde ise bu sözcük, bilinen ve yerleşilen dünya, şu an üzerinde yaşadığımız dünya olarak da kullanılmıştır. Kosmos?u ilk kez bir felsefe terimi olarak, evren (düzen) anlamında Pythagoras?ın kullandığı düşünülür ancak evrenin bir kosmos olduğu ana düşüncesine Anaximandros, Anaksimenes gibi doğa düşünürlerinde de rastlanır. Pythagoras?a göre evren, bir kosmostu; çünkü matematiksel oranlara (harmonia) indirgenebilirdi.
Platon?un öğrencilerinden Herakleides Pontikos?un söylediğine göre, Phythagoras, kozmos kavramının yanı sıra, felsefe (philosophia) deyimini de ilk kullanan kişidir. Pythagoras kendine filozof dermiş. Çünkü ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doğru yalnız tanrılara yakışır; insana ise ancak philosophia (felsefe), yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla ona ulaşmak yaraşırmış. Yine Gökberk?e göre ?Pontikos?un bu bildirdiğinin doğru olduğuna inanmak çok güçtür. Zira buradaki sophia ile philosophia kavramlarının birbirinin karşısına konma biçimleri, Sokrates ile Platon?un Sofistlerle savaşmalarına çok fazla benzemektedir?. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısında da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerini koyuyorlardı. Dolayısıyla, Pontikos, felsefe kavramını ilkin Pythagoras?ın, hem de bu anlamda, kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon?da gördüğü bu karşılaştırmanın çok fazla etkisinde kalmışa benzemektedir.
Ancak, Pontikos?un söyledikleri tarih bakımından doğru olmasa bile, felsefe deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getirir: Buna göre felsefe, durup dinlemeden bilgiyi, doğruyu arama işidir. Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen şey: doğru?dur, hakikattir. Felsefe, doğru?ya varmak ister, bunun için uğraşır; elindekileri bu amacı bakımından sürekli ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: felsefe bilgiyi sevmektir, ona varmak özlemiyle yollara düşmektir, onu elde etmek için çabalamaktır. Bunun karşısında, bu bilgeliğin sözde eksiksiz olarak elde bulunduğuna inanmak vardır. Bu da akıldan ve gözlemden çıkarılmamış, olduğu gibi benimsenen bir inanç olabilir ancak. Ancak bunun doğal olarak bilgi değil, inanç şeklinde adlandırılması gerekir.
Sonuç olarak kaos kavramıyla beraber, felsefenin yalnızca adını değil, aynı zamanda kendisini de, ilkin eski Yunan?da buluyoruz. İsa?dan önce 8-6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (aşağı yukarı bugünkü İzmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) pek çok düşünürle karşılaşıyoruz ki, Theogonia ve Kosmogonia?lar dışında bunların eserleri peri physeos (Doğa Üzerine) karakteristik adını veriyorlardı. Bu yapıtlar, en ünlülerinden biri kaos kavramıyla açılan Hesiodos?un Theogonia?sında olduğu gibi, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia?da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim bu gelişme daha sonra bizi dosdoğru Platon ile Aristoteles?e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır. Ayrıca, yazı dizimizin sonraki bölümlerinde, ?hayatın kendisinin işleyişinin kaotik bir sistem olduğu? varsayımıyla hareket eden başta Harriett Hawkins gibi yazarlardan yola çıkarak kaos üzerine mitolojik anlamda kelam eden kişi ve sanatçıların yaşamı, yine kaos teorisi çerçevesinde ele alınacaktır.
--------------------------------------------------------------------------------
Kaynaklar:
? Orhan Hançerlioğlu (1996), Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 8.Basım, İstanbul.
? Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos-Çanakkale?de sunulan çeşitli bildiriler.
? Ovidius (1994), Dönüşümler (Çeviri: İsmet Zeki Eyüboğlu), Payel, İstanbul.
? Wikipedia ve Ekşisözlük?teki ilgili maddeler ve çeşitli internet kaynakları.
http://www.indigodergisi.com İndigo dergisinden alıntıdır...
 |
|
|
0
|
dry |
68 |
21.03.2010 - 18:23:48 Son İleti: dry |
Felsefe, var olanlar üzerinde bilinçli, planlı düşünceden doğmuştur. Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen bazı sorunlar, bir süre sonra eleştiren bir düşünmenin ve gözlemin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: var olanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları gelir.
İnsanın bir kültür varlığı olarak ortaya çıkışından bu yana neredeyiz, kimiz ve niçin bulunduğumuz yerdeyiz soruları en temel ve en yakıcı sorular olmuşlardır. Mitolojiden felsefeye, dinden bilime kültür tarihi bu sorulara verilen cevapların, daha doğrusu cevap verme tarzlarının kanaviçesi içerisinde şekillenmiştir. İlk yazılı metinlerde görülen cevaplama tarzı mito-poetik veya mitolojik düşünce adı verilen anlamlandırma tarzıdır. Mito-poetik düşünüş, hayatı bir bütün olarak adlandırmak ve varlığı anlaşılabilir kılmak amacını taşır. Bu düşünme tarzı düş gücünün, belirli bir akıl kullanımının ve dünyayı belirli bir şekilde yorumlamanın sonucunda ortaya çıkar. Mito-poetik düşüncede yalınkat akılcılık, tutarlılık, ardışık ve doğrusal olarak akan zaman anlayışını, daha doğrusu açık bir biçimde nedensel ilişkileri bulmak pek mümkün değildir. Ancak mito-poetik metinler, ne çocuksu uydurmalar, ne de sıradan masallardır. Mito-poetik düşünceyi anlamanın ve yorumlamanın yordamı, söz konusu metinlerde neyin, hangi amaçla ve nasıl anlatıldığını sorgu konusu yapmaktır.
Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, doğal olarak, birdenbire, kesintisiz olmamıştır. Bu nedenle, bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; diğer yandan da en eski filozofların ?doğa üzerine? adlı yapıtlarıyla mythoslar ve tanrı masalları arasında bir ara-basamağı buluyoruz: Eski ozanların theogonia?ları (tanrıların doğuşu) ile kosmogonia?larıdır (evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı-tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatılır. Aristoteles, Metafizik?inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu ?en eskilerin?, yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, ancak, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler.
Neredeyiz sorusu bir başka biçimde nasıl bir dünyada yaşıyorum, yaşadığım bu dünya nasıl ortaya çıktı, başlangıçta ne vardı sorularıyla da dile getirilebilir. Zaten kosmogonia terimine yakından bakılacak olursa ikinci ek sözcüğün (gonia) eski Yunanca?da genesis (üreme), ortaya çıkma anlamına geldiği hemen göze çarpar. İnsan yaşadığı dünyayı, geniş anlamda evreni düşüncesine konu yaptığında her zaman bir kök, bir başlangıç durumu aramış ve evrenin ortaya çıkışını gerek kadim zamanlarda gerek günümüzde belirli modellerle açıklamaya çalışmıştır. Yazılı tarihin ilk metinlerine, örneğin Enuma Eliş?e, Gılgamış?a, Ilias?a, Theogonia?ya şöyle bir göz attığımızda, bu durum hemen fark edilir. Nasıl modern kosmolojinin Big Bang, kara delik gibi modelleri varsa, mito-poetik düşüncenin de üreme, doğum, döllenmiş yumurta gibi modelleri vardır. Söz konusu metinlerde evrenin ortaya çıkışı (kosmogonia) ile tanrıların ortaya çıkışı (theogonia) tek bir süreç olarak görülür. Kosmik süreçler tanrıların evlenmesi, doğumlar ve kendi aralarında yaptıkları egemenlik ve güç kavgası olarak tasvir edilir.
Öykü anlatıcılardan en eskilerin tipik örneği olarak Hesiodos?u alabiliriz. Hesiodos?un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Yapıtta tanrıların ortaya çıkışı ile iktidar kavgaları anlatılırken, aslında içinde yaşadığımız evrenin temel kurucu öğeleri olarak karşımıza çıkan yeryüzünün, dağların, mağaraların, denizlerin, ırmakların, içinde kuşların uçtuğu hava boşluğunun, gökyüzü ile gök cisimlerinin ortaya çıkışının öyküsüdür anlatılan. Bir başka deyişle bu öykü, khaos?tan kosmos?un doğuşunun ve ortaya çıkışının öyküsüdür.
Kosmos?un doğuş ve ortaya çıkış öyküsünün, Hesiodos?tan çok daha eski zamanlarda Sümer ve Babil yaradılış mitoslarıyla başladığı görülür. Mezopotamya yaradılış mitosları söz konusu edilmeden Hesiodos?un öyküsünü anlamak ve yerli yerine oturtmak oldukça zordur. Bir başka deyişle, kaos kavramı, ilk çağın eski toplumlarında hem doğa ve toplum olayları açısından, hem de kozmogeni açısından önemli bir yer tutmaktadır. Gılgamış Destanı'na göre ünlü Nuh Tufanı'nın nedeni, insanların çoğalması sonucu kıtlık, yokluk, karışıklığın baş göstermesi ve insanların Yeryüzü Tanrısı'nı dinlememeleri nedeniyle Tanrıların insanları cezalandırma isteğidir. Kaosun nedeninin bir şeyin çoğalması ve bir dış etkenle kaosun durdurulabilir olması günümüz kaos kuramlarının da özünde varolan kavramlardır. Sümer yaradılış mitoslarında her şeyin başlangıcında gökyüzü (An) ile yeryüzünü (Ki) doğuran kadim ana, ilk deniz (Namnu) yer alır. Namnu, tabanı yeryüzü, tepesi gökyüzü olan bir dağdır. An ile Ki?nin birleşmesinden hava tanrı Enlil doğar. Enlil An ile Ki?yi birbirinden ayırarak tabanı yeryüzü, ortası hava boşluğu ve üstü gökyüzü olarak adlandırılan kosmosun ortaya çıkmasına neden olur.
Babil yaradılış mitosu olan Enuma Eliş?e göre başlangıçta her şeyin hakimi olan tatlı su tanrısı Absu ile tuzlu su tanrıçası Tiamat bir aradaydı. Kosmos ortaya çıkmadan önce, sadece suların ?khaos?u vardı. Bu sular khaos?undan, yani Absu ile Tiamat?ın birleşmesiyle bir dizi tanrılar soyu ortaya çıkar. Destanın dördüncü tabletinde, genç tanrılar kuşağından olan Marduk adlı tanrının, Tiamat?ın bedenini ikiye ayırarak yarısını yeryüzü olarak aşağıya, diğer yarısını da sırıklar üzerinde gererek gökyüzü olarak yukarıya yerleştirdiği, yani kosmosu düzenlediği (form verdiği) anlatılır. Mısırlılar'da da aslında evrenin su olduğu ve göklerin de su ile kaplı olduğu düşüncesi bulunmaktadır. Yine bir Sümer düşüncesine göre de yer su üzerinde yüzen yassı bir kara olarak düşünülmekteydi. Kur'an'da da tüm varlıkların özü sudur şeklinde bir ayet bulunmaktadır. Mısırlılar da kaos sözcüğünün karşılığı nun olup yaratılıştan önceki hal ve aynı zamanda şekil ve yapı dünyasının da ortak olarak varolduğu ortamdır. Bu hal aynı zamanda bütün kuvvetlerin sonsuz küçük zaman aralığı içinde çözüldüğü bir depodur. Tevrat ve İncil'in Yaratılış bölümünde ise farkların olmadığı kaba bir yapı, aynı zamanda bir şeylerin oluştuğu kaynaktır.
Yunanca khaos ve kosmos terimlerinin incelenmesi, Yunan kültüründe, görünmez evrenin görünebilir bir haritasını çıkarma girişimidir. "Doğanın yalın hali nedir?" biçiminde çocukça bir merakla sorulan o naiv ama çok boyutlu soruya verilen yanıt, diğer kültürlerde olduğu gibi, Yunan kültürünün de geçit vermez gibi görünen dinsel ve düşünsel katmanlarının yarılıp, bir kültürün kimlik kartları olan evren, tanrı ve insanla ilgili öğretilerinin karanlık yanlarına nüfuz edebilmesine olanak tanır. Yunan mitoslarındaki evren doğum şemalarına, bu iki sözcüğün kökeninde yatan anlamların ışığında yaklaşmak, Yunan evren anlayışının ana hatlarının çıkarılmasına ve dolayısıyla konuyla ilgili yapılacak edebi ya da bilimsel bir çalışmanın sağlamlığına kanıt oluşturacaktır. Çünkü kelimelerin kültürün o anki değerlendirişiyle tanınmasının ve açımlanmasının, bugünkü kullanımındaki benzerliklerini ve farklılıklarını, hatta olağanüstü değişikliklerini algılamak açısından üstlendiği başat rol tartışılmaz. Bilimsel-felsefi görüşe ve Gökberk?e göre bu, ?felsefi düşüncenin uyanmaya başladığını gösteren ilk belirtidir?.
?Hesiodos?a göre, başlangıçta Khaos vardı. Khaos, türevi bakımından, ?esneyen boşluk? demektir. ?Bu da bize hiçliği, boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün var olanların oluşacağı o düzensiz, karmaşık yığını düşündürüyor? der, Gökberk: Bu, var olanlardan önce gelmiş olan ve var olanların kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak belirlemek için yapılmış ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları ve benzerlerini karıştırmama eğilimi var; Hesiodos burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor.
Oysa Hesiodos, ne hissettiğini, bir sıfat kullanıp bize duyumsatmaz. Biz ancak sözcüğün o kültürdeki kullanım biçimine, anlam içeriğine baktığımızda ve kendinden sonra gelen edebiyatçıların ve felsefecilerin geliştirdiği dil yapısını incelediğimizde Khaos'un, yani doğanın ilk halinin özelliklerini sezinleyebiliriz.
Khaos, Yunancada khasko (khaskein, khastmasthai) fiilinden türemiştir. Fiilin anlamı, esnemek, yarılmak, açılmak, bir şeyi doğurmak üzere esneyip açılmaktır. Khaos, boşluk, açıklık ve esneyen yarık anlamlarına gelir. Dolayısıyla, düzenlenmiş evren kosmos ile zıt bir anlam içeriğine sahiptir. Khaos?un, etimolojik çağrışımları olan khazo, khaino, khoris ve khora ya da chasma sözcüklerinin kökündeki ortak anlam, açılma, yarılma, çukur, delik diye çevrilebilir. Yunan düşüncesinde her şey, dünya düzenine khaostan, başka deyişle boşluktan ya da bu bilinmeyen büyük uçurumdan sıçramıştır.
Khaos?a karşıt terim olarak kullanılan ve düzen olarak çevrilen kosmos ise düzenlemek, ayarlamak anlamına gelen kosmeo fiilinden türemiştir. Oysa, Yunanlılar için kosmosun ilk anlamı sadece düzen değildir. En yüksek dinsel saygınlık, dinsel yücelik anlamını da içerir. Dinsel yücelikte hayranlık uyandırıcı bir harmonia, yani uyum, biçimlilik, güzellik ve yasalılık; aynı zamanda anlaşılabilirlik ve açıklanabilirlik söz konusudur. Ayrıca kosmos Yunanca?da, devlet düzeni; süsleme, bezeme; saygınlık, onur anlamlarını da içerir. Geç dönemde ise bu sözcük, bilinen ve yerleşilen dünya, şu an üzerinde yaşadığımız dünya olarak da kullanılmıştır. Kosmos?u ilk kez bir felsefe terimi olarak, evren (düzen) anlamında Pythgoras?ın kullandığı düşünülür ancak evrenin bir kosmos olduğu ana düşüncesine Anaximandros, Anaksimenes gibi doğa düşünürlerinde de rastlanır. Pythagoras?a göre evren, bir kosmostu; çünkü matemetiksel oranlara (harmonia) indirgenebilirdi (bu noktada, Aronofsky?nin Pi isimli deneysel filmi şiddetle tavsiye edilir).
Yunan düşüncesinde khaos terimiyle ilk sıcak ilişkiyi kurduğumuz metne, Theogonia?ya baktığımızda, adeta bir tiyatro sahnesi içinde oynanan bir piyesi izliyormuşuz gibi, bu esneyen kocaman yarıktan, düzenli olana nasıl gidildiğini adım adım gözlemleyebiliriz. Bu khaostan kosmosa geçiş piyesi, aynı zamanda, Yunan dini olarak bilinen Olympos dininin, Yunanlının sosyal ve siyasal kültür yaşamının ve düşünsel öğretilerinin de oluşumunun sahnelenmesidir. Zeus?un henüz doğanın egemenliğini ele geçirmediği ve kült bir varlık haline gelmediği, tanrılar arasındaki kıyasıya mücadelelerin henüz başlamadığı bir aşamada oynanır bu oyun. Hesiodos?un yaptığı, savaşımların, aşkların, yıkımların, ayrılıkların, baştan çıkarmaların ve aldatmaların yaşanacağı düzeni dekore etmektir.
Hesiodos?un sahne dekoru, doğanın düzenini, yani kosmosu oluşturacak olan üç öğe üzerine döşenir ve her bir öğe birbirinin özellikleriyle kıyaslanır, tanımlanır ve anlaşılmaya çalışılır. Dolayıyla, şu ana kadar karanlık ve gizemli tanımlamalarından, zihnimizde bir yer bulup oturtamadığımız, gönül bulandıran bir burgaç olarak gördüğümüz khaos da, yaşayan, soluk alan, adeta tanıdık bir varlık haline dönüşüverir. Hesiodos?un kendilerine yükledikleri sıfatlarla söyleyecek olursak bu üç öğe şöyledir:
İlkönce varolan, Khaos,
Geniş bağırlı toprak, Gaia (Gaia eyrysternos)
Kişinin elini ayağını çözen, Eros (Arzu)
Hesiodos, Khaos?un yanına iki güç, iki ilke daha koyuyor: 1.Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke, 2.Eros: Doğurtucu erkek ilke. Bu iki güç de, kişiliği olan, insanımsı birer varlık ile kişi olmayan, salt kavram arasında bulunan şeylerdir. Evrenin bu ilk eskizleri, saf öznedir. Kendi kendilerine varolmuştur ve kendi kendilerini idare eden araçlardır. Varlıkları doğuracak güç onların içindedir. Kendi içinde apaçık olan bir başlangıca işaret ederler. Hiçbiri bir başka şeye bağlı değilken, bunlardan çıkan her şey kendilerine bağlıdır.
Bu öğelerin ilki olan Khaos, daha önce söz ettiğimiz khasko fiilinden türemiş olan saf anlam haliyle kullanılır. Biz kelimenin türediği fiilin anlamından yola çıkarak ona esneyen yarık ya da uçurum anlamlarını yüklüyoruz. Onun, evrenin kurucu öğelerinin henüz ayırt edilmemiş karışımı (syghysis stokheiron) olduğunu ya da düzeni olmayan, biçimi olmayan ve şeylerin farklılaşmamış başlangıcı olduğunu Yunan edebiyat ve felsefe dilinin gelişmesiyle birlikte, sözcüğe sonradan yüklenmiş anlamlardan çıkarıyoruz. Aristoteles, Hesiodos?un Khaos?unun ?boş yer-topos? ya da ?küçük mekan, yer, oda-khora? anlamlarına geldiğini belirtmiştir. Aristophanes, Kuşlar adlı komedia eserinde khaos?u, yeryüzü ile gökyüzü arasında kuşların uçtuğu hava veya boşluk olarak belirler. İ.Ö. 6.yüzyılda, boşluk sözcüğü hava ile eşanlamlı kullanılmaktadır ve buradan hareketle, Hesiodos?un Khaos?tan yer ile gök arasındaki havayı anladığı belirtilmiştir. Theogonia?nın 700. dizesinde ise Hesiodos, bu düşünceyi bir anlamda kanıtlar nitelikte,
?Khaos Zeus?un ve Titanların savaşında,
muazzam bir sıcaklıkla doldu?,
diyerek hem savaşın şiddetini, hem de zihnindeki Khaos?un yerini belirtmiştir. Eski Yunan mitolojisinde hava hem karanlık, nemli, doğurgan dişi unsur hem de aydınlık, mavi gök ve erkek unsur olarak tahayyül edilmiştir. Hesiodos açısından bakıldığında, khaos ne mutlak boşluk ve hiçliktir, ne de varlık sebebi yeryüzü ve gökyüzünün yapışık birlikteliğine bağlıdır. Khaos, ilk önce gelen ve "esas" teşkil eden bir varlık olmasından dolayı mevcudiyeti başka varlıklara bağlı olamaz.
Hesiodos?un bize sunduğu tabloda, bu dizelerdeki Khaos?un neliğine, diğer öğelere yüklenen sıfatların özellikleriyle kıyaslamalar yaparak, ilk başta dilsel bir sezgiyle erişebiliyoruz ancak Khaos?tan derinliklerin ışıksız karanlığının, Erebos?un doğmasından ve her şeyden önemlisi Khaos?un bunu başka bir varlığa ihtiyaç duymadan, kendiliğinden yaratmasından, Hesiodos?un Khaos?unun iş yapabilme gücüne sahip bir uçurum olduğunu algılıyoruz. Yunanlıların anlayışına göre, iş yapabilme gücüne sahip olma, theos (tanrı) olmayla eşdeğerdir. Buna göre Korku (Deimos) tanrıdır; Terör (Phobos) tanrıdır; Savaş (Eris) tanrıdır; Adalet (Themis) tanrıdır. Menandros, ?güce sahip olan varlıklara şimdi tanrı olarak tapınılıyor? derken, bu anlayışı en iyi şekilde dile getirir. Bu şekilde düşünüldüğünde, Hesiodos?un Khaos?u, Homeros?un Okeanos anlayışına benzer; bütün tanrıların genesis?i (varlığın çıktığı kaynak) olarak görülen, dünyayı çevreleyen tanrısal nehre.. ya da felsefecilerin deyimiyle, her şeyin physis?ine veya arkhe?sine.
Khaos! Hiçlik midir? Tanrıların tanrısı mıdır? Bilinmez.. Ancak Khaos'tu hepsinden önce varolan.
KAYNAKLAR
GÖKBERK, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1996
Mantık, Matematik ve Felsefe: Kaos, II. Ulusal Sempozyumu, İstanbul Kültür Üniversitesi Yayını, Çanakkale, 2004
Barış Safran
 |
|
|
2
|
sinemis |
166 |
19.03.2010 - 23:20:31 Son İleti: sinemis |

Osman Gazi
Mal Hatun (Anadolu Selçuklu Veziri Ömer Abdülaziz Bey'in kızı ve Orhan Gazi'nin Annesi)
Rabi'a Bala Hatun
(Şeyh Edebali'nın kızı ve Şehzade Alaaddin'in annesi )

Orhan Gazi
Nilüfer Hatun
(Yarhisar Tekfurunun kızı ve I. Murad ve Şehzade Kasım'ın Annesi. Eski adı Holofiro)
Asporça Hatun (Bizans İmparatoru'nun kızı ve Şehzade İbrahim'in Fatma Hatun'un annesi)
Theodora Hatun (Şehzade Halil'in annesi ve İmparator kızı)
Eftandise Hatun (Mahmud Alp'in kızı. )
I Murat
Gülçiçek (Hatun Yıldırım Bayezid'in ve Yahşi Bey'in Annesi)
Marya Thamara Hatun
(Bulgar Kralı'nın kızı. )
Paşa Melek Hatun
(Kızıl Murad Bey'in kızı. )
Fülane Hatun (Candaroğullarından bir beyin kızı )
Fülane Hatun
(Bulgar Beyinin kızı )
I. Beyazıd
Germiyanoğlu Devlet Şah Hatun (İsa, Mustafa ve Musa'nın annesi )
Devlet Hatun (Germiyanoğlu olduğu söylenen ve Sultan I. Mehmet'in annesi ve ilk Valide Sultan.)
Hafsa Hatun
(Aydınoğlu İsa Bey'in kızı. )
Sultan Hatun
(Dulkadiroğlu Süleyman Şah'ın kızı )
Olivera Despina Hatun (Marya) (Sırbistan Kralı Lazar Hrebelyanoviç'ın kızı )
I. Mehmet
Şeh-zade Kumru Hatun
(Amasyalı bir Paşa'nın torunu )
Emine Hatun (Dulkadiroğlu Mehmed Bey'in kızı ve II. Murad'ın annesi. )
II. Murat
Dulkadiroğlu Alime Hatun Yeni Hatun (Amasyalı Mahmud Bey'in kızı. )
Hüma Hatun (Abdullah isimli bir şahsın kızı ve Fatih Sultan Mehmet'in Annesi. Fatih'in annesinin devşirme olduğu öne sürülmüştür. Ancak Müslüman olduğu ihtimali daha yüksektir.)
Tacünnisa Hatice Halime Hatun (Candaroğlu İsfendiyar Bey'in kızı. )
Mara Hatun (Çocuksuz ve ortodoks olarak ölen ve Fatih Sultan Mehmet'in üvey annesi olan Mara Hatun Sırbistan Despotu Corac Bronkoviç'in kızıydı. )
II. Mehmet
Gülbahar Hatun (II. Bayezid ile Gevher Sultan'ın annesi )
Gülşah Hatun (Karamanoğullarından İbrahim Bey'in kızı. )
Sitti Mükrime Hatun (Dulkadiroğlu Süleyman Bey'in kızı. )
Çiçek Hatun (Türkmen Beyi kızı. )
Helene Hatun (Mora Despotu Demetrus'un kızı. )
Anna Hatun (Trabzon İmparatoru'nun kızı; evlilikleri kısa sürmüştür)
Alexias Hatun (Bizans Prenseslerindendir.)
II. Beyazid
Nigar Hatun (Şehzade Korkut ile Fatma Sultan'ın annesi ve Abdullah Vehbi kızı )
Şirin Hatun (Abdullah kızı ve Şehzade Abdullah'ın annesi. )
Gülruh Hatun (Abdülhayy kızı ve Alemşah ile Kamer Sultan'ın annesi. )
Bülbül Hatun (Abdullah kızı ve Şehzade Ahmed ile Hundi Sultan'ın annesi. )
Hüsnüşah Hatun (Karamanoğlu Nasuh Bey'in kızı. )
Gülbahar Hatun (Abdüssamed kızı ve Yavuz Sultan Selim'in annesi. )
Ferahşad Hatun (Kefe Sancak Beyi Mehmed'in annesi. )
Ayşe Hatun (Dulkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey'in kızı. )
I. Selim
Ayşe Hatun (I. Mengli Giray'ın kızı ve Beyhan ile Şah Sultan'ın annesi )
Ayşe Hafsa Sultan (Kanuni Sultan Süleyman, Hatice, Fatma ve Hafsa Sultanların annesi. )
I. Süleyman
Hürrem Sultan (Şehzade Mehmed, Cihangir, Mihrimah Sultan ve II. Selim 'in annesi )
Mahidevran Sultan (Abdullah kızı ve Şehzade Mustafa'nın annesi )
Gülfem Hatun (Cariyelerden ve Şehzade Murad'ın annesi )
Fülane Hatun (Abdullah kızı ve Şehzade Mahmud'un annesi

II. Selim
Nurbanu Sultan (III. Murat'ın annesi ve İtalyan asıllı bir cariyedir )
III. Murat
Safiye Sultan (III. Mehmed ile Ayşe Sultan'ın annesi ve cariye )
Şems-i Ruhsar (Haseki Rukkiyye Sultan'ın annesi. Medine'de vakfı var )
Şah-i Huban Haseki
Naz-perver Haseki
III. Mehmet
Handan Sultan (I. Ahmet'in annesi )
Fülane Valide Sultan (Abaza asıllı ve I. Mustafa 'nın annesi )
Fülane Haseki (Şehzade Mahmut'un annesi )
Naz-perver Haseki (Şehzade Selim'in annesi )
I. Ahmet
Mahfiruz Hadice Sultan (Genç Osman'ın annesi )
Kösem Sultan (IV. Murat ve I. İbrahim'in annesi )
Fatma Haseki (Cariyelerdendir

II. Osman
Akile (Rukiyye) Hanım (Şeyhülislam Esad Efendi'nin kızıdır ve hür kadınlardan nikah ile evlenilen nadir kadınlardandır.)
Ayşe Hanım (Pertev Paşa'nın torunu )
IV. Murat
Ayşe Haseki Sultan
I. İbrahim
Turhan Hatice Sultan (Rus asıllı bir cariyedir ve uzun yıllar naibe-i saltanatlık yapmıştır. IV. Mehmet'in annesidir. )
Saliha Dilaşub Sultan (II. Süleyman'in annesi ve cariye. III. Haseki olduğu sanılıyor. )
Hatice Muazzez Sultan (II. Haseki'dir ve II. Ahmet'in annesidir. )
Hüma Şah Haseki Sultan (Telli Haseki); (I. İbrahim'in en çok sevdiği Haseki'si. Nikah ile kadınlığa alındı. )
Ayşe Sultan (4. Haseki )
Mah-i Enver Sultan (5. Haseki )
Şivekar Sultan (6. Veya 7. Haseki )
IV. Mehmed
Emetullah Rabia (Gülnuş Sultan Gülnuş Sultan diye bilinir. Girit'li bir
ailenin kızıdır. II. Mustafa ve III. Ahmet'in annesidir. )
Afife Kadın
Gülnar Kadın
Kaniye Haseki
Siyavuş Haseki
II. Süleyman
Hatice Haseki (Baş Kadın'dır )
Behzat Haseki
İvaz Haseki
Sülün Haseki
Şeh-süvar Haseki
Zeyneb Haseki
II. Ahmet
Rabi'a Haseki Sultan (Haseki Sultan diye anılırdı )
II. Mustafa
Ali-cenab (Baş Haseki )
Şehsuvar Sultan (4. Haseki ve III. Osman'ın annesi)
Saliha Sultan
(Cariyelerinden ve I. Mahmut'un annesi )
Hüma Şah Haseki
Afife Haseki
Hatice Haseki
Hafsa Sultan
(Üçüncü Haseki olduğu söyleniyorsa da Kadın Efendi olması kuvvetle muhtemeldir )
Hanife Hatun (İkinci veya Üçüncü İkbaldir )
Fatma Şahin Hatun
III. Ahmet
Emetullah Baş Kadın (Baş Haseki )
Rukıyye İkinci Kadın Mihrişah Sultan (İkinci Kadın; III. Mustafa 'nın annesi )
Hatice İkinci Kadın Rabia Sermi Sultan, (I. Abdülhamit 'in annesi )
Zeyneb Kadın
Emine Musall Kadın
Hanife Kadın
Gülşen Kadın
Ümmü Gülsüm Kadın
Hurrem Kadın
Meyli Kadın
Fatma Hüma Şah Kadın
Nijad Kadın
Nazife Kadın
Şayeste Sultan (İkbal )
Ayşe Hanım; (İkinci veya üçüncü İkbal. )
Hatem Hatun İkballeri (İkbal )

I. Mahmut
Hace Ali-cenab (Baş Kadın )
Hace Ayşe Kadın Hace Verd-i Naz (Dördüncü Kadın )
Hatice Rami (Altıncı Haseki )
Hatem Kadın (İkinci Kadın )
Raziye Kadın
Meyyase Hanım (Baş İkbal )
Fehmi Hanım (İkinci İkbal )
Habbabe Hanım (İkbal. )
Sırrı Hanım (İkbal )

III. Osman
Leyla Baş
(Kadın Baş Kadın )
Zevki Kadın (Üçüncü Kadın )
Ferhunde Emine (Dördüncü Kadın )
III. Mustafa
Avn'ül-Hayat( Baş Kadın Efendi )
Mihrişah Valide Sultan (Baş Kadın Efendi ve III. Selim'in annesi )
Rif'at (İkinci Kadın Efendi )
Ayşe Adil-şah (Üçüncü Kadın Efendi )
Fehmi (Üçüncü Kadın Efendi )
Binnaz (Üçüncü Kadın Efendi )

I. Abdülhamid
Ayşe Seniyeperver Sultan (IV. Mustafa'nın annesi ve IV. Kadınefendi )
Nakşidil Sultan (II. Mahmud'un annesi ve önce İkinci İkbal sonra Kadın Efendi )
Hatice Ruh-şah (Baş Kadın Efendi )
Hüma Şah (Baş Kadın Efendi )
Ayşe Baş (Kadın Efendi )
Binnaz (İkinci Kadın Efendi )
Dilpezir (Kadın Efendi )
Mehtabe (Dördüncü Kadın Efendi )
Misl-i Na-yab (Kadın Efendi )
Mu'teber (Kadın Efendi )
Nevres (Üçüncü Kadın Efendi )
Fatma Şeb-safa (Dördüncü Kadın Efendi )
Mihriban (Üçüncü Kadın Efendi )
Nükhet-seza Hanımefendi (Baş İkbal )
Ayşe Hanımefendi (İkinci İkbal )
III. Selim
Nef-i Zar (Baş Kadın Efendi )
Hüsn-i Mah (Baş Kadın Efendi )
Zib-i Fer (İkinci Kadın Efendi )
Afitab (Üçüncü Kadın Efendi )
Re'fet (Dördüncü Kadın Efendi )
Nur-i Şems (Kadın Efendi )
Gonca-nigar (Kadın Efendi )
Dem-hoş (Kadın Efendi )
Tab-ı Safa (Üçüncü Kadın Efendi )
Ayn-ı Safa (Kadın Efendi )
Mahbube (Kadın Efendi )
Meryem Hanımefendi (İkbal )
Mihriban Hanımefendi (İkbal )
Fatma Fer-i cihan Hanım Efendi (İkbal
IV. Mustafa
Şevr-i Nur (Baş Kadın Efendi )
Dil-pezir (İkinci Kadın Efendi )
Seyyare (Üçüncü Kadın Efendi )
Peyk-i Dil (Dördüncü Kadın Efendi )
II. Mahmut
Bezmialem Sultan (Valide Sultan. I. Abdülmecit'in annesi )
Pertevniyal Sultan (Valide Sultan. Abdülaziz'in annesi ve Beşinci Kadın Efendi )
Haciye Pertev-Piyale Nev-fidan (Baş Kadın Efendi )
Ali-cenab (Baş Kadın Efendi )
Fatma (Baş Kadın Efendi )
Aşub-i Can (İkinci Kadın Efendi )
Haciye Hoş-yar (İkinci Kadın Efendi )
Nurtab (Dördüncü Kadın Efendi )
Misl-i Na-yab (İkinci Kadın Efendi )
Perviz-felek (Dördüncü Kadın Efendi )
Vuslat (Üçüncü Kadın Efendi )
Zer-nigar (Üçüncü Kadın Efendi )
Ebr-i Reftar (İkinci Kadın Efendi )
Hüsn-i Melek Hanımefendi (Baş İkbal )
Zeyn-i Felek Hanımefendi (İkinci İkbal )
Tiryal Hanımefendi (Üçüncü İkbal )
Lebriz-Felek Hanımefendi (Dördüncü İkbal )

Aldülmecit
Servet-seza Kadın Efendi (Baş Kadın Efendi )
Şevkefza Sultan (Valide Sultan. V. Murat'in annesi ve İkinci Kadın Efendi. )
Hoş-yar Kadın Efendi (İkinci Kadın Efendi. )
Tirimüjgan Sultan (Üçüncü Kadın Efendi ve II. Abdülhamit'in annesi. )
Verd-i Cenan Kadın Efendi (Üçüncü Kadın Efendi )
Gülcemal Kadın Efendi (Dördüncü Kadın Efendi ve V. Mehmet'in annesi. )
Piristû Kadın Efendi Valide Sultan( Dördüncü Kadın Efendi ve II. Abdülhamit'in manevi annesi )
Gulüstü Kadın Efendi (Dördüncü Kadın Efendi ve VI. Mehmet'in annesi )
Düzd-i Dil Kadın Efendi (Üçüncü Kadın Efendi. )
Bezmi (Bezmara) Kadın Efendi (Altıncı Kadın Efendi. )
Mahitab Kadın Efendi (Beşinci Kadın Efendi. )
Nalan-ı Dil Hanımefendi (Üçüncü İkbal. )
Ceylan-yar Hanımefendi (İkinci İkbal. )
Ayşe Ser-firaz Hanımefendi (İkinci İkbal. )
Nergis (Nergizu) Hanımefendi (Dördüncü İkbal. )
Navek-misal Hanımefendi (Dördüncü İkbal. )
Nesrin Hanımefendi (İkinci İkbal. )
Şayeste Hanımefendi (Dördüncü İkbal. )
Nükhet-seza Hanımefendi (Baş İkbal. )
Yıldız Hanımefendi (2. Gözde. )
Saf-derun Hanımefendi (4. Gözde. )
Hüsn-i Cenan Hanımefendi (3. Gözde. )

Aldülaziz
Dürr-i Nev Kadın Efendi (Baş Kadın Efendi )
Hayran-ı Dil Kadın Efendi (İkinci Kadın Efendi )
Eda-Dil Kadın Efendi (İkinci Kadın Efendi )
Neş'erek (Nesrin) Kadın Efendi (Üçüncü Kadın Efendi )
Gevheri Kadın Efendi (Dördüncü Kadın Efendi
V. Murat
Elru Mevhibe Kadın Efendi (Baş Kadın Efendi )
Reftar-ı Dil Kadın Efendi (İkinci Kadın Efendi )
Şayan Kadın Efendi (Üçüncü Kadın Efendi )
Meyl-i Servet Kadın Efendi (Dördüncü Kadın Efendi )
Resan Hanımefendi (Baş İkbal )
Cevher-riz Hanımefendi (İkinci İkbal )
Nev-Dürr Hanımefendi (Üçüncü İkbal )
Remiş-Naz Hanımefendi (İkbal )
Filiz-ten Hanımefendi (İkbal )
Visal-i Nur Hanım (Gözde )

II. Abdülhamit
Nazik-eda Kadın Efendi (Baş Kadın Efendi )
Bedr-i Felek Kadın Efendi (Baş Kadın Efendi. )
Safi-naz Nur-efzun Kadın Efendi (İkinci Kadın Efendi. )
Bidar Kadın Efendi (İkinci Kadın Efendi. )
Dilpesend Kadın Efendi (Üçüncü Kadın Efendi )
Mezide Mestan Kadın Efendi (Üçüncü Kadın Efendi. )
Emsal-i Nur Kadın Efendi (Üçüncü Kadın Efendi. )
Ayşe Dest-i Zer Müşfika (Kayıhan) (Kadın Efendi Dördüncü Kadın Efendi. )
Saz-kar Hanımefendi (Baş İkbal. )
Peyveste Hanımefendi (İkinci İkbal. )
Fatma Pesend Hanımefendi (Üçüncü İkbal. )
Behice (Maan) Hanımefendi (Dördüncü İkbal. )
Saliha Naciye Hanımefendi (Dördüncü İkbal. )
Dürdane Hanım (Baş Gözde. )
Calibos Hanım (İkinci Gözde. )
Nazlıyar Hanım (Üçüncü Gözde. )
V. Mehmet
Kam-res Kadın Efendi (Baş Kadın Efendi )
Dürr-i And Kadın Efendi (İkinci Kadın Efendi )
Mihr-engiz Kadın Efendi (İkinci Kadın Efendi )
Naz-perver Kadın Efendi (Üçüncü Kadın Efendi )
Dil-firib Kadın Efendi (Dördüncü Kadın Efendi )

VI. Mehmet
Emine Nazikeda Kadın Efendi (Baş Kadın Efendi )
Şadiye Meveddet Kadın Efendi (İkinci Kadın Efendi )
İnşirah Kadın Efendi (Kadın Efendi )
Nevvare Kadın Efendi (Üçüncü Kadın Efendi )
Nimet Nevzad Hanımefendi
 |
 |
|
17
|
ekmelulhalk |
420 |
21.02.2010 - 21:12:07 Son İleti: denizkizi1905 |
 |
 |
|
1
|
ekmelulhalk |
126 |
21.02.2010 - 19:42:41 Son İleti: Hestia |
Koleje gitmek için entelektüel biri olmak zorundasınız. (Çin)
Arabasının altında birinin bulunduğunu gören sürücünün otomobilini çalıştırması yasaktır.(Danimarka)
Otomobilinin karsısına at arabası çıkan sürücü
otosunu kenara çekmek zorundadır. Her sürücü
at arabasını otomobilin geldiği yönünde uyarıda bulunacak bayraklı bir kişi de taşımak zorundadır. (Danimarka)
Demiryolunda öpüşmek yasaktır. (Fransa)
Domuzlara ”Napolyon” isminin verilmesi yasaktır. (Fransa)
Yağmur yağarken çimler sulanamaz. (Kanada)
Kapılar ve pencereler pembe renkte olmak zorundadır. (Kanada-Kanata)
Ağaca tırmanmak yasaktır. (Kanada-Oshawa)
Bank Street’te pazar günleri dondurma yemek yasaktır. (Kanada-Ottawa)
Yong Caddesi’nde ölü atları pazar günü sürüklemek yasaklanmıştır.(Kanada-Toronto)
Kadınların toplu tasım araçlarında çikolata yemesi yasaktır. (İngiltere)
Tropikal balık satıcıları hariç! kadınların halka açık yerde üstsüz gezmesi yasaktır. (Ingiltere-Liverpool)
Etek giyen erkekler tutuklanır. (İtalya)
Pazar günleri balık avlamak yasaktır. (İskoçya)
İnek sahiplerinin sarhoş olması yasaktır. (İskoçya)
Kapınızı çalıp sizden ”klozetinizi isteyen birini” içeri almak zorundasınız. (İskoçya)
Pazar günü çamaşır asmak yasaktır. (İsviçre)
Çocukların sigara satın alması yasak
içmesi serbesttir. (Avustralya)
Patikada sağ elinin üzerinde amuda kalkarak yürümek yasaktır. (Avustralya)
Pazar günleri pembe pantolon giymek yasaktır.(Avustralya Victoria)
Araba kullandığınız zaman gömlek giymek zorundasınız. (Tayland)
İç çamaşırsız gezmek yasaktır. (Tayland)
Metroda sakız çiğneyen tutuklanır. (Singapur)
 |
|
|
3
|
mastersatan |
148 |
11.02.2010 - 19:25:20 Son İleti: Live |
Ünlü besteci Beethoven'in son bestesini

sağır olarak yaptığını...
* Paris'teki Versailles Sarayı'nın 1300 odası olduğunu ve hiç tuvaletinin olmadığını...
* Bir çift sineğin sadece nisan-mayıs aylarında bıraktıkları yumurtaların tamamından sinek çıksa idi

dünyayı 14 metre kalınlığında bir sinek tabakası kaplayacağını...
* Eyfel kulesinin yapımında toplam 6400 ton ağırlığında 18.100 adet demir parçası kullanıldığını...
* Süleymaniye camiinin 4 minaresi olmasının sebebinin

Kanuni'nin İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah; bu dört minaredeki on şerefenin de Osmanlının onuncu padişahı olduğunun bir işareti anlamına geldiğini...
* Bir insandaki toplam damar uzunluğunun 150 bin km. ve dünya ile güneş arasındaki mesafenin de 150 milyon km. olduğunu...
* Osmanlı sultanlarının ve bazı alimlerin başlarındaki kavukların

kefenlerinden oluştuğunu

sık sık ölümü hatırlayıp ona göre karar verdiklerini

ayrıca öldükleri zaman hemen başlarındaki kefenle defnedildiklerini...
* Bir futbolcunun topa her kafa vuruşunda

beyninden 1000(bin) hücrenin öldüğünü...
* Ortalama bir insanda 30.000-100.000 adet saç olduğunu

hergün yaklaşık 100 tanesinin döküldüğünü...
* İnsan vücudunun her 7 yılda -ölen hücrelerin yerine yenisi gelerek- tamamen yenilendiğini...
* Amerikan halkının %60'ının ülkelerini

dünya haritasında bulamadıklarını...
* Dünyaya her yıl düşen yağış miktarının eşit olduğunu...
* Beşiktaş kulübünün kuruluşundaki Kırmızı-Beyaz renklerinin

Başkan savaşındaki malubiyetten sonra Siyah-Beyaz olarak değiştirildiğini...
* Galatasaray kulübünden

yıllar önce bir grubun ayrılıp 'Güneşspor' u kurduğunu...
* Fenerbahçe Kulübünün ilk adının 'Siyah Çoraplılar' olduğunu...
* İbni Sina'nın göz ameliyatı yaptığını...
* Kirpiler suda yüzer.
* Salatalığın yüzde 96'sı sudur.
 |
 |
|
6
|
Live |
445 |
07.02.2010 - 12:44:28 Son İleti: sinemis |
Birinin esnediğini görmek, esnemeye yol açabiliyor. Peki hiç düşündünüz mü bu garip durum neden kaynaklanıyor?
Başka insanların esnediğini görmek, esnemeyi düşünmek veya esnemeyle ilgili bir yazı okumak insanların esnemesine yol açabilir. Albany’deki New York Eyalet Üniversitesi’nden Gordon Gallup, başkalarının esnemesini taklit etmenin empatik bir refleks olabileceğini söylüyor.
Birini esnerken gördüğünüzde beyninizdeki nöronlar faaliyete geçer ve diğer insanın yaşamakta olduğu deneyimi hissetmenize yol açar. Ayrıca ihtiyaç hissetmeseniz de aynı eylemi yapmanızı sağlar.
Bilim insanları, öncelikle insanların niçin esnediğini ortaya çıkartmaya çalışıyor. Bazılarına göre bu bir sıkılma işareti. Diğerlerine göre ise esneyerek kandaki karbondioksit ve oksijen dengesi korunuyor.
Gallup’un son yaptığı bir araştırmaya göre esnemek beyni serinletiyor ve dolayısıyla daha randımanlı çalışmasına yol açıyor. Başka bir deyişle esneme bilgisayarlardaki vantilatörün işlevini görüyor. Ayrıca Gallup, genel inanışın aksine, esneyerek soğutulan beynin insanları uykuya dalmaktan alıkoyduğunu ileri sürüyor.
 |
 |
|
3
|
Live |
303 |
06.02.2010 - 18:52:47 Son İleti: ekmelulhalk |
Bizanslıların ve Türklerin en büyük mabedi olmuş Ayasofya hakkında inşa yıllarından başlayarak birçok efsaneler söylenmiştir
Akşemseddin'in ilk tefsir dersini verdiği pencere, soğuk pencere ismiyle anılmaktadır. Bu pencereden esen serin rüzgarın ilahiyet tahsil edecek talebeye zihin açıklığı verdiği inancı beslenirdi.
Ayasofya'nın güney tarafındaki delhizlerde bulunan oyuk bir taş Hz. İsa'nın beşiği olarak gösterilmekte idi. Kadınlar yeni doğmuş rahatsız çocuklarını bu beşiğe koysalar sıhhat bulacaklarına inanılmıştı.
Müslamanların inanışlarına göre Hızır, Ayasofya'da top kandilin altında namaz kılardı. 40 sabah aynı yende namaz kılanların Hızır'a rastlamaları mümkündü.
Hızır genelllikle bir derviş kılığında görünürdü. Eğer o anda tanınır ve eline sarılırsa dilenilen şey olurdu. Ayasofya'nın kubbesindeki 4 melek tasviri de birer tılsım sayılırdı.
Bunlardan biri de Cebrail sureti kanat takıp sayha vurursa (bağırsa) doğu semti ganimet olur derlerdi. İsrafil sureti sayha vursa batıda kıtlığa dalalet eylerdi.
Mikail seslense kuzey tarafında bir asi ortaya çıkardı. Azrail seslense cemi alemde taun (veba) başgösterirdi diye itikad edilmişti.
Caminin 361 kapısı vardır. Ama yüzü büyük kapıdır ve cümlesi tılsımlıdır. Defalarca saysak bir kapı daha meydana çıkar, ona dahi nişan koysak görmediğimiz bir kapı zahir olur '(görünür) tuhaf hikmettir.
Orta cümle kapısı üzerinde sarı piniç tabuta benzer bir uzun sanduka vardır. İçinde Kraliçe Sofya'nın naaşı mumya olarak defnolunmuştur.
Nice kimseler bu sandukaya dokunmaya cür'et ettiklerinde caminin içinde büyük bir deprem ve velvele peyda olduğundan vazgeçmeye mecbur kalmışlardır.
Bunun üstünde "amud-u sagirmlerin (küçük direklerin) takı üzere bir mermer kitabe içinde Kud-sü Şerif'in eski kıblesi tavsvir olunmuştur. İçi türlü cevherlerle süslenmiştir. Bu dahi tılsımdır. Kimse dokunmaya cesaret edemez.
Ayasofya mevcut 11 kuyudan biri bileziğinden ötürü Hz. İsa'ya izale edilmektedir. Yukarı mahfilin doğu tarafında mermere döşeme üzerinde yazılı bir taş vardır.
Taşın üstünde 1205 Haziran'ın 1'inde ölen Ehlisalib reisi Hanri Dandalo ismi yazılıdır. Dandalo buraya gömülmüştü.
Lahid içinde bulunan zırhı ve arması Fatih tarafından ressam Bellini'ye hediye olunmuştur.
Evliya Çelebi unutkanlık hastalığına tutunanların Ayasofya kubbesi ortasındaki altın top altında yedi kere sabah namazı kılıp dua etmeleri ve her vakitte yedişer siyah üzüm yemeleriyle dertlerinin iyileşeceğini yazmaktadır.
Ayasofya'nın geride cümle kapılarının batı tarafı nihayetindeki dreklerden biri Terler Direk ismiyle anılmaktadır.
Bu rutubetli sütun önünden asırlarca, binlerce insan geçmiş ve türlü dertlere şifa ümidiyle uzattıkları parmaklarıyla sütunda derin bir çukurr bırakmışlardır.
Kıble kapısının kanatları Nuh Peyamber'in gemisinin tahtasından yapılmıştır diye efsane vardır.
Tacirlerin, kaptanların o kapının önünde namaz kılıp ellerini kapının tahtasına sürmeleri ve Nuh peygamber ruhuna bir fatiha okuyup sefere çıkmaları uğurlu sayılırdı.
Yürek oynamasına ve nefes darlığına uğrayanların Ayasofya içindeki kuyunun suyundan sabah erkenden aç karnına üç kere içerlerse iyileşeceklerine inanılırdı.
 |
 |
|
5
|
Live |
310 |
06.02.2010 - 18:40:05 Son İleti: ekmelulhalk |
 |
 |
|
7
|
Live |
357 |
06.02.2010 - 18:34:56 Son İleti: blksrfzk07 |

Bartın'ın Ulus ilçesinde, mitolojik hikayeye göre, aşk tanrısı Eros'un, eşinin kendisini sevmemeye başlaması nedeniyle intihar eden Selamnos'un bedenini dönüştürdüğü şelaleden su içen, mendil ıslatan ya da yüzünü yıkanlar yaşadıkları aşk acılarından arınıyorlar.
AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, ilçeye bağlı Ulukaya köyündeki Ulukaya Şelalesi, çevresindeki doğa güzelliklerinin yanı sıra efsanesiyle de yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor. Şelaleyle ilgili anlatılan mitolojik hikayeye göre, geçmişte bölgede yaşayan uzun boylu ve iri vücutlu Selamnos, ormanlık alanda karşılaştığı çevrede güzelliğiyle ünlü Hera'ya aşık olur. Güneşin ağaçların arasından zor girdiği ve orman güllerinin güzellik kattığı alanlarda aşklarını yaşayan gençler, Hera'nın ailesinin karşı çıkmasına karşın bir süre sonra evlenir.
Çiftin evliliğinin ilk yıllarındaki mutluluk, Selamnos'un anlaşılamayan ve uzun süren rahatsızlığı nedeniyle zayıf, çelimsiz ve çirkin hale gelmesiyle bozulmaya başlar. Hera, artık seven değil, eşinden nefret eden kadın haline dönüşerek Selamnos'tan sürekli uzak durur.
Eşinin kendisini sevmemesine üzülen Selamnos, Ulukaya'nın zirvesine çıkarak Hera'nın ismini haykırıp, kendisi boşluğa bırakır. Aşk tanrısı Eros, aşk acısının böyle sonlanmasını istemediğinden Selamnos'un bedenini yere değer değmez, şelaleye dönüştürerek suyu kutsar. Kutsiyete göre, her kim şelaleden su içerse, mendil ıslatırsa ya da yüzünü yıkarsa Selamnos'un acıları azalır, içinde yeni ya da geçmişten kalma aşk acısı yaşayanlar da bundan arınırlar.
BROŞÜRLE TANITIM
İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Altaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kentlerinin sahilleri, yayları ve mağaralarıyla önemli turizm alanları arasında yer aldığını söyledi. Ulus ilçesine 17 kilometre uzaklıktaki Ulukaya köyündeki şelalenin 20 metre yükseklikten yazları da dahil olmak üzere sürekli aktığını anlatan Altaş, şöyle dedi: ''Şelalenin suyunun kuruduğu hiç görülmemiştir. Bölge çok fazla tanınmadığından istediğimiz oranda turizm potansiyeline sahip değil. Bundan dolayı da ilimizin turizm haritasını çıkartarak broşürler bastırdık. Saklı kalmış doğa cennetlerini öyküleriyle tanıtmayı hedefliyoruz.
Ulukaya Şelalesi, çevresindeki ormanlık alanlar ve yürüyüş parkurlarıyla insanların ilgisini çekiyor. Halk arasında anlatılan mitolojik hikaye de bölgede turizmin gelişmesine önemli katkı sağlayacaktır. Bu yöndeki tanıtım faaliyetlerimize ağırlık vereceğiz.'' Ulus Belediye Başkanı Hüseyin Ulus da müdürlükte görevli Uzman İsmail Aktaş'ın derlediği mitolojik hikayenin yazılı olduğu tabela hazırlayacaklarını belirterek, ''Şelalenin öyküsünü duyanlar çok merak ediyor. Tanıtım yapılması durumunda bölge turizmine önemli katkı sağlanacağına inanıyorum'' dedi.
 |
 |
|
1
|
Live |
404 |
06.02.2010 - 14:09:07 Son İleti: Live |
Suikaste Kurban Giden Siyasetçiler - Suikaste Uğrayan Siyasetçiler
14 Şubat 2005: Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri, Beyrut'ta bombalı araçla düzenlenen saldırıda hayatını kaybetti. Saldırıda toplam 23 kişi öldü.
12 Mart 2003: Sırbistan Başbakanı Zoran Cinciç, Belgrad'da hükümet binasının girişinde uğradığı suikastta öldürüldü.
1 Haziran 2001: Nepal Kralı Birendra ve kraliyet ailesinden 9 kişi, Katmandu'da veliaht prens Dipendra tarafından öldürüldü. Veliaht Prens Dipendra, olaydan kısa süre sonra intihar etti.
16 Ocak 2001: Demokratik Kongo Cumhuriyeti Devlet Başkanı Laurent-Desire Kabila, Kinşasa'da korumalarından birinin düzenlediği saldırıda öldürüldü.
27 Ekim 1999: Ermenistan Başbakanı Vazgen Sarkisyan ve 7 siyasetçi, Parlamento binasına düzenlenen saldırıda hayatını kaybetti.
9 Nisan 1999: Nijer Devlet Başkanı İbrahim Bare Mainassara, Niamey'de korumasının silahlı saldırısında öldürüldü.
4 Kasım 1995: İsrail Başbakanı İzak Rabin, Tel Aviv'de, aşırı sağcı Yigal Amir tarafından vurularak öldürüldü.
6 Nisan 1994: Ruanda'nın Başkenti Kigali'de içinde bulundukları arabanın havaya uçması sonucu Hutu etnik çoğunluğuna mensup Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana ve Burundi Devlet Başkanı Cyprien Ntaryamira öldü.
21 Ekim 1993: Burundi Devlet Başkanı Melchior Ndadaye, darbge girişimi sırasında öldürüldü.
1 Mayıs 1993: Sri Lanka Devlet Başkanı Ranasinghe Premadasa, Kolombo'da düzenlenen intihar saldırısında öldürüldü.
21 Mayıs 1991: Indira Gandhi'nin oğlu eski başbakan Rajiv Gandhi, Tamil gerillaları tarafından düzenlenen saldırıda hayatını kaybetti.
10 Eylül 1990: Liberya Devlet Başkanı Samuel Doe, isyancılar tarafından öldürüldü.
22 Kasım 1989: Lübnan Devlet Başkanı Rene Muavid, göreve getirilmesinden 17 gün sonra öldürüldü.
28 Şubat 1986: İsveç Başbakanı Olof Palme, Stockholm'da düzenlenen suikastta öldürüldü. 
 |
|
|
0
|
dry |
167 |
05.02.2010 - 22:37:30 Son İleti: dry |
SİMURG EFSANESİ
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.....
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...
"Aşk denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş.Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
 |
|
|
2
|
dry |
172 |
03.02.2010 - 14:51:53 Son İleti: Randomyq |
Doğarken dünyaya bir kullanma kılavuzu ile gelmediniz;aşağıdaki kurallar yaşamınızı daha iyi kılmak içindir.
1. Size bir vücut verilecektir. Onu beğenebilir ya da ondan nefret edebilirsiniz, ancak kesin olan bir şey varsa o da ömrünüzün geri kalanı boyunca ona sahip olacağınızdır.
2. Dersler öğreneceksiniz. Yeryüzünde Yaşamak isimli tam zamanlı bir okula kaydoluyorsunuz. Her kişi veya her olay birer Evrensel Öğretmen'dir..
3. Hatalar yoktur, yalnızca dersler vardır. Büyümek bir deneyim sürecidir.
Başarı kadar yenilgiler de bu sürecin bir parçasıdır.
4. Bir ders öğrenilene kadar tekrar edilir. Bu ders, ta ki siz öğrenene kadar size çeşitli biçimlerde anlatılır. Ancak ondan sonra bir sonraki derse geçebilirsiniz..
5. Eğer kolay dersleri öğrenemezseniz bu dersler giderek zorlaşırlar. Dışsal sorunlar içsel durumunuzun kesin bir yansımasıdır. İçsel engelleri ortadan kaldırdığınız zaman dış dünyanız değişir. Acı, evrenin sizin dikkatinizi çekme şeklidir.
6. Davranışlarınız değiştiği zaman bir dersi öğrenmiş olduğunuzu anlarsınız.. Bilgelik egzersizdir. Bir şeyin bir parçası, hiçbir şeyin bir çoğundan daha iyidir.
7. Buradan daha iyi bir orası yoktur. Orası dediğiniz yer burası olduğu zaman gene buraya kıyasla daha iyiymiş gibi görünen bir orası olacaktır.
8. Diğer insanlar yalnızca sizin aynanızdırlar. Diğer bir kişinin bir yönü sizin kendinizde sevdiğiniz ya da nefret ettiğiniz bir yönünüzü yansıtmadıkça onu sevmeniz ya da ondan nefret etmeniz mümkün değildir.
9. Yaşamınız size bağlıdır. Yaşam size tuvali sunar, resmi siz yaparsınız. Yaşamınıza sahip çıkın, yoksa başkası sahip çıkacaktır.
10. Daima ne isterseniz onu alırsınız. Bilinçaltınız kendinize çektiğiniz enerjileri, deneyimleri ve insanları doğrulukla belirler dolayısıyla ne istediğinizi bilmenin en güvenilir yolu neye sahip olduğunuzu görebilmektir. Kurbanlar yoktur, yalnızca öğrenciler vardır.
11. Doğru ya da yanlış yoktur, ama sonuçlar vardır. Ahlaki yaklaşımların faydası olmaz. Yargılamalar ise yalnızca davranış kalıplarını korumak içindir. Yalnızca yapabildiğinizin en iyisini yapın.
12. Cevaplar kendi içinizdedir. Çocukların başkalarının rehberliğine ihtiyacı vardır; bizler ise olgunlaştıkça Ruhun Yasalarının yazılı olduğu kalbimize güveniriz. Bildikleriniz duyduklarınızdan, okuduklarınızdan ya da size söylenenlerden çok daha fazladır. Yapmanız gereken yegane şey bakmak, dinlemek ve güvenmektir.
13. Tüm bunları unutacaksınız.
14. Ne zaman arzu ederseniz hatırlayabilirsiniz.
Cherie Carter-Scott'un
If Life is a Game, These are the Rules adlı kitabından alınmıştır.
 |
|
|
0
|
dry |
472 |
03.02.2010 - 13:53:27 Son İleti: dry |
Jiddu Krishnamurti
(12 Mayıs 1895 - 17 Şubat 1986), Hindistan asıllı düşünür, konuşmacı ve yazar. Hindistan'ın Madanapalle kentinde doğdu. 1909 yılında C.W. Leadbeater tarafından keşfedildi. 13 yaşındayken Theosophical Society tarafından "dünya öğretmeni" olarak seçildi. Konuşmaları ve yazıları herhangi bir dinle bağlantılı değildir. Kendisine mesihlik yakıştırılmış olmasına rağmen bunu kesinlikle reddetmiştir. Bütün dünyada geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmış olmasına rağmen çevresindekiler tarafından oluşturulan örgütü kendisi dağıtmıştır. Hiçbir zaman kendisini bir otorite olarak görmedi ve çevresinde müridlerin oluşmasını istemedi. Her zaman bir birey ile bir başka birey olarak konuşmayı tercih etti. Krishnamurti, 1986'da ölümüne kadar konuşmalarını sürdürdü.
Eserleri, Dünyayı dolaşarak yaptığı konuşmalardan derlenmiştir.
Konuşmalarında "hakikatin/gerçeğin yolları olmayan bir ülke" ("truth is a pathless land.") olduğunu ve bireyin ancak sessiz/dingin bir farkındalıkla ve tüm yaşam ile bütünleşerek yaşaması halinde gerçeğin/hakikatin kendiliğinden geleceğini söylemiştir. Ölüm ile Yaşamın bir ve tekliği, yaşamın durağan olamayacağı, korku, özgürlük, şiddet,doğa ve çevre vb. üzerine konuşmalar yapmıştır.
En Akılda Kalıcı Sözleri İse;
"insanlar hızla akan yaşam nehrinin yanında kendilerine küçük bir havuz kazarlar, işte o havuzda kokuşur, o havuzda ölüp giderler."
"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz."
Kitaplarından seçmeler:
1. Zihin ve Düşünce Üzerine
2. Öğrenme ve Bilgi Üzerine
3. Özgürlük Üzerine
4. Yaşamak ve Ölmek Üzerine
5. İlişki Üzerine
6. Korku Üzerine
7. Tanrı Üzerine
8. Doğa ve Çevre Üzerine
9. Çatışma Üzerine
10. Sevgi ve Yalnızlık Üzerine
11. Doğru Meslek Üzerine
12. Hakikat Üzerine
13. Eğitim Üzerine
14. İç Özgürlük
15. Zamanın Sonu
16. Farklı Bir Yaşam
17. Meditasyonlar
Krishnamurti’den seçme sözler
*Çocukluğunu unutan ve çocuklara sevgi duymayan bir öğretmen ne çocukları eğitebilir, ne de çocuklara yardımcı olabilir.
*Dikkat; bir şeyle derinlemesine ilgileniyorsanız vardır.
*Gerçek eğitim, nasıl düşünüleceğini öğrenmektir.
*Gerçek öğrenci, hayatı boyunca öğrenmek için didinen kimsedir.
*İster genç, ister yaşlı olalım çoğumuzun hoşnutsuzluğunun neden istediğimiz bir şeyi elde edememektir.
*Korkunun olmadığı yerde sevgi vardır.
*Kör inanç, dünyanın en büyük felaketlerinden biridir.
*Kötü bir araç hiç bir zaman iyi bir araca hizmet edemez.
*Ölümü kendimize dert etmemizin nedeni benimsediğimiz, biriktirdiğimiz şeyleri yitirmekten korkuyor olmamızdır.
*Ölümü kendine dert eden yalnızca insanlardır.
*Özgürlük için insanın içinde sevgi olmalı, sevgi olmazsa özgürlük hiç bir değeri olmayan bir kavramdan başka bir şey değildir.
*Sevmek, bir karşılık beklememektir. Sevdiğiniz zaman bir şey verdiğinizi bile düşünmemelisiniz.
*Siz sahip olma, üstün olma tutkusunda kendi güveninizin peşinde koşmaktan vazgeçmedikçe yeni bir dünya yaratmanın yolunu bulamazsınız.
*Şöyle içten gülmek, her şeyden tat almak, yaşama sevincini tatmak, güler yüzle hiç bir korku duymadan başkalarının yüzüne gözlerinizi
kaçırmadan bakabilmek... İşte gönlü şen olmak budur.
*Taklit etmek, benzemek değil, bulmak, keşfetmek... İşte eğitim budur.
*Yaşamak insanın doğru olanı kendi çabasıyla bulmasıdır. Bunu da ancak özgür olduğunuz zaman yapabilirisiniz.
*Yaşamanın kendisi bir öğretmendir. Biz de sürekli öğrenme süreci içindeyiz.
"Özgürlük bir tepki değildir, özgürlük bir seçim değildir. Seçebildiği için özgür olduğunu düşünmek sadece iddiadır. Özgürlük, içinde ceza korkusu ve ödül beklentisi olmayan yönsüz, saf bir gözlem halidir. Özgürlük, insanoğlunun gelişiminin sonunda değil, varoloşunun ilk adımında yatar. Gözlem halindeyken kişi özgür olmadığını görmeye başlar. Özgürlük, bizim günlük varoloşumuzu ve aktivitelerimizi yaşarken seçmesiz farkındalığımızda bulunur. Düşünce zamandır. Düşünce deneyim ve bilgiden doğar, geçmişten ve zamandan koparılamaz. Zaman insanın psikolojik düşmanıdır.
Eylemlerimiz bilgi ve zaman üzerine kurulu olduğu için, insan zamanın kölesidir. Düşünce sürekli sınırlıdır, bu nedenle biz çatışma ve mücadele içinde yaşarız. Psikolojik evrim yoktur...
İnsan, kendi düşüncelerinin farkında olduğu zaman görecektir ki; düşünen ve düşünce şeklinde bir bölünme vardır. Gözlemleyen ve gözlemlediği, deneyimleyen ve deneyimlediği. Sonunda bunun bir illüzyondan ibaret olduğunu keşfedecektir. Sonra sadece saf bir gözlem kalacaktır, geçmişin ve zamanın gölgesini içermeyen bir kavrayış. Bu zamansız kavrayışı zihine derim, köklü bir mutasyon getirir. Bütünsel, toptan omuzlama asıl en önemli harekettir. Psikolojik açıdan düşüncenin getirdiği herşey toptan omuzlandığında, yalnız ondan sonra orada aşk vardır, aynı zamanda merhamet ve zeka olan...."
"Peki ya, bir kimseyi sevmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz? Bir ağacı, bir kuşu ya da bakıp gözettiğiniz bir hayvanı sevebilir misiniz? Size hiçbir karşılık vermese, gölgesinden de yararlanamasanız, arkanızdan da gelmese, size bağımlılık duymasa gene de sevebilir misiniz?...
"Dünyayı ve dünyadaki şeyleri sevmediğimiz, onlardan yalnızca yararlandığımız için... yaşamla bağımızı yitirdik... Şefkat duydugumuzu, duyarlığımızı, güzel şeylere tepkimizi yitirdik; doğru ilişkinin ne olduğunu ancak bu duyarlılığın yeniden kazanılmasıyla anlayabiliriz."
"Sizi hiç kimse tuzağınızdan çekip çıkaramaz... Hiçbir guru, hiçbir ilaç, hiçbir mantra... Hiç kimse... Ben dahil hiç kimse... Bütün yapmanız gereken, başlangıcından sonuna kadar farkında olmak ve arada dikkati yitirmemek... Farkındalığın bu yeni niteliği dikkattir... Bu dikkatin içinde ben tarafından çekilmiş hiçbir sınır yoktur... Bu dikkat erdemin en yüce biçimidir... Bu yüzden aşktır... Bu en yüksek derecedeki zekadır... Eğer insan elinden çıkmış tuzakların yapısına ve doğasına duyarlı değilseniz bu dikkat var olamaz..."
"Gerçek; yolu da, sınırları da, koşulları da olmayan bir ülkedir. Gerçeğe götüren hiçbir yol, hiçbir din, hiçbir mezhep yoktur. Benim düşüncem budur ve bunda ısrarlıyım. Gerçek bazen insana kendiliğinden gelir. Gerçek örgütlenemez ve örgütlenmemelidir de. Sizler on sekiz yıldan beri dünyayı kurtaracak, sizin yüreklerinizi şenlendirecek, sizi de tutsaklıktan kurtaracak bir öğretmen bekliyordunuz. Bunun için örgütlendiniz. Böyle bir inanç sizin yaşamınızdaki yararsız şeyleri silip götürdü mü? Sizi daha ergin ve daha özgür kıldı mı? Şimdi başka bir örgüt kurup, bir başkasının gelip sizi kurtarmasını bekleyebilirsiniz. Kendinizi içine kapatmak için yeni kafesler örmeniz beni ilgilendirmez. Benim tek istediğim insanların mutlak ve koşulsuz bir özgürlüğe ulaşmalarına yardımcı olmaktır..."
"Biz ölümün ne olduğunu bilmek istemiyoruz; ölümün olağanüstü mucizesini, güzelliğini, derinliğini, enginliğini bilmek istemiyoruz. Bilmediğimiz bir şeyi sorgulamak istemiyoruz.. Tek istediğimiz süreklilik..."
"Her insanın geçimini doğru yoldan sağlamanın ne olduğunu bilmesi gerekmez mi? Eğer biz açgözlü, kıskanç ve güç peşindeysek, o zaman geçimimizi sağlama yollarımız içsel isteklerimize bağlı olacaktır ve bu nedenle eninde sonunda savaşla sonuçlanacak yarışmacı, acımasız ve baskı dolu bir dünya doğuracaktır..."
KRISHNAMURTI
 |
|
|
2
|
mka |
191 |
26.01.2010 - 22:04:01 Son İleti: dolmustaksici |

Sultan II. Abdülhamid’in, 1876’da tahta çıkışıyla başlayan ve 1909’da tahttan indirilmesi ile biten 33 yıllık saltanat devri, Tarihçi Ziya Nur Aksun’un 632 sayfalık bu eseriyle gözler önüne seriliyor. Reform ve çöküş çağında yüklendiği sorumluluk ve yaptığı hamlelerle son yüz elli yılın en çok tartışılan simalarından biri olan Sultan II. Abdülhamid, yüzlerce hatırat ve tarih kitabındaki bilgilerin mukayesesiyle ortaya çıkan bu çalışmada en ciddi ve dengeli bir üslupla ele alınıyor. Tarihi bir hesaplaşma değil, muhasebe alanı olarak gören Ziya Nur Aksun'un bu eseri Türk tarihinin temel dinamiklerini anlamak isteyenler için güvenilir bir kaynak ve ideal bir rehber niteliği taşıyor.
“II. Abdülhamid Han” adlı bu eser özellikle, Sultanın tahta çıkar çıkmaz önünde bulduğu anayasa ve I. Meşrutiyet, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Ermeni meselesi ve 31 Mart Olayı gibi konularda farklı kaynaklar ve bakış açıları eşliğinde ayrıntılı bilgiler veriyor.
Eserde ayrıca, Sultan Abdülaziz’in ölümünden 5 yıl sonra kurulan Yıldız Mahkemesi, Düyun-ı Umumiye’nin kurulmasına sebep olan dış borçlar, İngiltere’nin müdahil olduğu Mısır meselesi, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı ve Jön-Türklerin Avrupa ve Mısır’daki çalışmaları hakkında geniş çaplı bilgi sunuluyor. Erol Kılınç tarafından yayına hazırlanan eserde okuyucuya kolaylık sağlamak için bölümler ve başlıklar düzenlenmiş, resimler eklenmiş ve dizin hazırlanmıştır.
•Onun idare ettiği topraklar üzerindeki milletler ve kavimler, onun indirilmesinden sonra, o kadar büyük facialarla karşılaşmışlar ve o derece azap çekmişlerdir ki, Sultan’ın rahat, mes’ûd ve bereketli devrini tatlı bir hâtıra olarak hafızalarında saklamışlardır. Bulgarlar, Rumlar, Arnavutlar, Makedonlar, Sırplar, Ulahlar, bütün Anadolu ve Ortadoğu halklarının hafızaları, hâlâ bu hâtıralarla doludur.
•Sultân Hamîd’in en büyük meziyeti, dış politikadaki üstadlığıdır. Berlin Muahedesiyle Türkiye’nin içine düştüğü siyasî tehlikeler, ancak böyle bir politika dehâsıyla durdurulabilmiştir.
•Sultan Hamîd, yeni zamanların ve günümüzün en büyük mücâdele vasıtalarından biri olan propaganda silâhını, en ucuz ve müessir bir tarzda kullanan hükümdardır.
•Onun devrinde, sayılamayacak kadar çok bina, kışla, mektep, hastahâne, fabrika, şose, telgraf hattı ve demiryolu yapılmıştır. Her halde Sultan Hamîd, kendisinden sonra gelenlerin hâlâ kıramadığı bir rekor tesis etmiş demektir. Sultan’ı, bu icraatıyla, Türkiye ilerlemesinin mühim simalarından biri olarak görmek lâzımdır.
•Sultan dış sahnede çok ince bir ihtimaller hesapçısıdır. Karşılıklı kuvvetleri, rekabetlerden istifâde ederek birbirine çatıştırmak, meydana yeni faktörler dikerek saldırgan tasarruflara sed çekmek yolunu bulmuştur.
•Osmanlı mirası meselesi bugün de, yeni faktörlerin karışmasına rağmen, dünyayı meşgul eden en mühim problemlerden biridir. Sultan’ın 33 senelik idaresi esnasında bu hususta ektiği birleştirici tohumlar hâlâ mevcuttur ve kendine göre bir tesiri de vardır. İstikbâlin ne olacağı bilinemez. Fakat eski Osmanlı câmiasına dâhil olan memleketlerin kaderi ve geleceği ancak buna benzer bir topluluk ve devlet meydana getirmededir.
Arka kapak yazısından: D’İSRAELI: “Abdülhamid ne sefîh, ne müstebid, ne mutaassıp, ne de müfsid bir adam değil, âdil ve memleketini seven bir hükümdardı.”
HUNTINGTON: “Bosfor’da oturan ihtiyar tikli, dünya çapında bir siyasî” idi.
İNGİLİZ SEFÎRİ O’CONNOR: “Avrupa’da barışı koruyan adamdır.”
LAMOUCHE: “Hodbin olmakla beraber zekî, kurnaz ve gâyet çalışkan”dı.
JOAN HASLIP: “O asla câni ve zâlim değildi; târih bir gün onun, dâima milletinin saâdeti için çalıştığını yazacaktır.”
İNGİLİZ SEFÎRİ LAYARD: “Çok sevimli, iyi niyetli, doğru sözlü, nâzik ve insanî duygularla mücehhez, tebaasının hayrı için elinden gelen her şeyi zevkle yapmaya hazır bir kimse olarak görünüyordu.”
FRANSIZ ELÇİSİ BOMPARD: “Sultan Abdülhamid Han, kendisiyle oynanılır bir padişah değildir. Zamanında Avrupa’da onun kadar dış siyasete aşina bir diplomat yoktu…
Büyük feraset sahibi bir diplomat olduğundan, politika işlerini tehlikeli yerlerden geçmeyerek idare ederdi.”
LORD FICHER: “Üç sene süren Akdeniz Filosu amiralliğim esnasında iki şahsiyete tesadüf etmiştim: Sultan II. Abdülhamid ve Papa XIII. Leon… Şahsen II. Abdülhamid’e karşı derin bir hürmetim vardır. Hâlbuki bizim sefîrimiz, benim görüşüme katılmıyordu. Bu gibi işleri kavranmış olanlar, Abdülhamid’in bütün Avrupa’nın en usta ve hızlı düşünen diplomatlarından olduğuna hükmetmekte gecikmez.”
Habertürk'ten alıntı
 |
|
|
6
|
sinemis |
327 |
11.01.2010 - 10:22:53 Son İleti: sinemis |
Hafta 7 gun,
Grup Hepsi Fan Club - neymıs bu yedı
. Gokkusagi 7 renk,
Dunyanin 7 Harikasi kabul gormus,
Soyumuz 7 gobek,
Dunyada varsayilir 7 kapi,
Dunyanin etrafinda 7 gezegen,
Buyuk Ayi 7 yildiz'li,
Insan 7 cakrali,
Nota sayisi 7,
Islam dininine gore Kainat 7 safhada yaratildi,
Kabe'nin etrafi 7 kere tavaf edilir (dolasilir),
Manevi bilgeligin rakami yine 7,
Katoliklerde 7 sakrament esas,
Yahudilerde Kutsal Samdan 7 Mumlu ,
Eski Yunan Uygarliginda 7 Akilli Adam varsayilmis,
Mitolojide ise 7 esas Tanri varsaymislar,
Misir'da Gunes Tanrisi RA 7 ruhlu,
Tibet'te 7 Buda,
Cin'de kutsal 7 element varmis,
Feng Shui'de iletisim sayisi 7,
Tamamlanmis olmak esittir 7,
Afrikalilarin Kwanza Bayrami 7 sembollu,
Zulu susleri 7 renkli,
Eskimolarda Kar 7 isimli,
Hurmuz bile 7 kocali,
Dinlenmek haftanin 7. gununde,
Ciceklerden 7 veren gul ,
7 Tepe ustunde Rio,
7 Tepe ustunde Roma,
7 Tepe ustunde Istanbul,
James Bond bile 007,
Yuzde 7 nokta (acik) var. (agiz, kulak 2, burun 2, goz 2),
Dunyada var olmus 7 kita,
Denizlerin figurativ sayisi 7,
Kizilderililere gore mevsimler 7 tane,
Avustralya yerlileri Aborjin ve Kulin'lere gore de mevsim 7 tane,
Tum Japonlarda rakamlarin en ugurlusu 7,
Tarot falinda 7 zafer,
Pamuk Prenses ve 7 cuceler,
Ilkokulun baslangici 7 yas
Gokyuzu 7 kat!
 |
 |
|
13
|
=Algos= |
566 |
11.01.2010 - 00:31:03 Son İleti: ssinan |
sorunun yanıtını hemen, “haram” diye yanıtlamayın; Türkler İslam dinini seçmeden önce de domuz yemiyordu. Yeme-içme kültürümüze ilişkin çok az araştırma var. Oysa yanıtını bir türlü bulamadığımız çok sorumuz var. Örneğin Aleviler’in tavşan, Yezidiler’in ebegümeci, marul yememelerinin sebepleri nedir? Grip salgınıyla gündeme gelen domuzun, yenilip yenilmemesi meselesine farklı bir açıdan yaklaşalım…
Rahmetli Mustafa Ekmekçi, 1980’li yıllarda Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinden sıklıkla domuz etinin yararlarından bahseder ve domuz etinin yenilmesini savunurdu. Çok tepki almasına rağmen Türkiye gibi yoksulu çok bir ülkenin mutlaka domuz besiciliği yapmasını ve ucuz domuz eti yemesi gerektiğini yazardı.
Bugün aynı makaleleri yazmak cesaret ister hale geldi. Bu durum bile aslında Türkiye’nin ne kadar muhafazakarlaştığını göstermiyor mu?
Neyse…
İnsanoğlu belirli zaman ve coğrafyada bazı yiyecek ve içeceklerden kaçındı. Bunları yasakladı. Bizim topraklarda özellikle domuza karşı inanılmaz bir tepki var. Bunun sebebi nedir?
Semavi dinlerinden önce
Sanıldığı gibi domuz etinin yasaklanması, Musevilik, Müslümanlık gibi Semavi dinlerin ortaya çıkışıyla gerçekleşmedi.
Artık biliniyor ki, çok tanrılı dini yaşayan bazı kavimlerde de domuz eti yenilmesi yasaktı. Bırakın yemeyi bazı şehirlere (Pontus/Komana gibi) domuz sokulmasına izin bile verilmiyordu.
Eski Mısır’da domuz değen bir kişi hemen elbiseleriyle birlikte nehre atlayıp temizlenirdi. Domuz çobanları hiçbir tapınağa sokulmazdı. Bunlara kız verilmezdi.
Bilindiği gibi sadece Müslümanlar değil Yahudiler de domuz eti yemiyor. Gerek Kur’an-ı Kerim gerekse Tevrat/Ahd-i Atik, çift tırnaklı ve geviş getiren hayvanların yenileceğini belirtir. Bakara Suresi ve Levililer (11–7) çift tırnaklı olmasına rağmen geviş getiremediği için domuz etinin yenilmesini haram kılmıştır.
Peki, bunun rasyonel bir nedeni var mıydı?
Sorunun yanıtını bulmaya çalışalım…
Neden insan sağlığı mı
Sağlık nedenleri ileri sürülmektedir.
Domuz eti çok yağlı olduğu için sıcak iklimlerde çabucak bozularak trişin gibi hastalıklara neden oluyordu. Hatta bazı topluluklar domuzun cüzama bile neden olduğunu iddia etmişlerdi!
Ancak bu olasılık pek güçlü görünmüyor. Çünkü domuz etine yasak getirildiğinde bu hastalıkların hiçbiri bilinmiyordu bile.
Ayrıca…
Ağır yağlı yiyecekler sıcak havalarda bazı alerjik hastalıklara, mide bozulmalarına neden olsa da, bu salt domuz eti için geçerli olamazdı. Çünkü eti yağlı olan tek hayvan domuz değildi kuşkusuz.
Zaten sağlık nedeniyle yenilmesi haram olsa, bu hal mutlaka kutsal kitaplarda belirtilirdi.
Yiyecek- içeceklerin sağlık ile ilişkisini (bozulmuş yiyeceklerin hastalıklara neden olduğu gibi bilgileri) insanoğlu daha 250–300 yıl önce öğrendi.
Sorumuzun yanıtını armaya devam edelim…
Domuzun önüne ne gelirse yemesi de haram sayılmasına neden olarak gösteriliyor. Yediklerinden yola çıkılarak domuzun pek temiz olmadığı ileri sürülüyor.
Bu tezin doğruluğu tartışma götürür; çünkü birçok hayvan da (örneğin tavuk-horoz-hindi) yiyecek konusunda domuzdan farklı değildir. Hayvanların yedikleriyle temiz oldukları arasında pek doğru orantı yoktur.
Yani…
Özellikle halkın ileri sürdüğü nedenler pek inandırıcı değildi.
Devam edelim; bakalım domuz etini kimler niye yemiyor?
Mitoloji de bile var
Evet, domuzun adının kötüye çıkması ne zaman nasıl oldu?
Bu duruma sebep olarak bir mitolojik hikayeden de bahsediliyor:
Aşk tanrıçası Afrodit’in aşık olduğu Adonis’i domuz kılığındaki Aras öldürmüştü.
Ve bu cinayet nedeniyle kadınlar her ilkbahar sonunda matem tutup domuza lanet yağdırıyordu.
Bu mitolojinin sorumuza yanıt oluşturacağını düşünmek çocukça olur.
Domuz “düşmanlığının” nedenleri arasında cinsel sebep de vardı.
Güya dişisini kıskanmayan tek hayvandı domuz.
Domuz etini yiyenlerin de dişisini kıskanmayacakları hurafesi hayli yaygındı.
Kuşkusuz bunun bilimsel hiçbir açıklaması yoktu.
Bu olsa olsa tarihçi Herodotos’un Mısırlıların neden domuz yemediklerini yazarken, “bunu açıklayan bir sebepleri var ve ben de biliyorum, ama yakışık almaz” sözleridir.
Herodotos “ayıp” olduğu için gerekçeyi yazmamıştı!
Günümüzde domuz eti ile cinsellik arasında ilişki kuran uzmanlar yok değil.
Onlara göre domuz eti A vitaminini öldürüyor ve böylece cinsel isteği azaltıyordu. Vitaminlerin bilinmesi şurada kaç yıllık bir süreçtir. İlkel kavimler nereden bilecekti vitaminleri filan…
Uzatmayalım…
En akla yakını neden; totemizm idi.
İnsanoğlu soyundan geldiğini düşündüğü hayvanı totem yapıp tapıyordu. Kuşkusuz taptığını da yiyemezdi.
Bu sebep bile sorumuzun yanıtı tam olarak açıklamıyordu.
Belki sorumuza yanıtı, Türklerin neden domuz eti yemediğini ortaya çıkararak verebiliriz.
Evet gelelim Türkler’in neden domuz eti yemedikleri meselesine…
İçkiye evet domuza hayır
Türkler İslam öncesi dönemde ne domuz besliyorlardı ne de domuz eti yiyordu.
Yani Türklerin bu hayvana neredeyse nefret düzeyinde yaklaşmalarıyla İslam’ın domuz etini haram sayması arasında pek bir ilgi yoktu.
Öyle ki, Müslüman olmayan Uygurlar da hala domuz eti yemiyor!
Üstelik hepimiz biliyoruz ki tüm Türkler eti çok sevmektedir ve sofralarında mutlaka bulundurmaktadır. Buna rağmen domuz etine düşmanlık niye idi acaba?
Bu domuz karşıtlığına bir örnek vermeliyim ki mesele daha iyi anlaşılsın:
Ruslar güç kullanarak, Kazak-Kırgız halklarını domuz beslemeye zorlamışlar; her iki halk da canlarını vermişler, yine de onca zulme rağmen domuz besiciliği yapmamışlardır.
Yani mesele Türkler açısından bu derece önemlidir.
İster istemez düşünüyorsunuz…
Müslüman Türkler’in haram sayılmasına rağmen içki yasağına pek uymadıkları bilinir. Ama mesele domuz olunca neden akan sular duruyordu?
Artık gelelim asıl sebebini yazmaya…
Artık gelelim sebebini yazmaya…
Asıl neden
Bunun birincil nedeninin totemcilik olduğu ileri sürülüyor. Çünkü bilindiği gibi totem eti yenmiyor. Bu ancak bazı şartlarda mümkün olabiliyor. Örneğin Mısır’da sadece dolunay zamanında ve törenlerde yenmesi gibi.
Ancak totem küçük klanlar için geçerliydi. Geniş alanlara yayılmış büyük kavimin bir tek domuz totemi olamazdı.
Bu nedenle totemcilik de meseleyi tek başına açıklamaya yetmiyor.
Meselenin iktisadi boyutu vardı:
Türkler göçebe bir toplumdu ve göçebelik domuz yetiştiriciliğine uygun değildi. Domuz fazla yürüyebilen bir hayvan değildi. Bu nedenle domuzların bir yerden bir yere götürülmeleri imkansızdı. Ayrıca salt otlayarak beslenmeleri de söz konusu olamazdı.
Göçebe hayat tarzını benimsemiş Türkler’in bu nedenle domuz beslemedikleri iddia ediliyor. Domuzu sadece yerleşik toplumlar (Çin gibi) besliyorlardı, yiyordu!
Fakat bu tez de Türkler’in domuza olan nefretini açıklamıyor.
Göçebe Türkler domuz beslemeseler bile, avladıkları yaban domuzlarını niye yememişlerdi?
Demek bir başka neden vardı.
Evet vardı.
Ve bu neden günümüzde kabul gören bir tezdi:
Deniyor ki:
Göçebeler ile yerleşikler arasında hep nefret ilişkisi olmuştur.
Yerleşikler, göçebeleri vahşi, barbar, haydut olarak görmüşlerdir.
Göçebeler de evlerinde, dükkanlarında oturan yerleşikleri hiç sevmemişlerdir. Onlara “yatuk” tembel diyorlardı. Yani aralarında nefret ilişkisi vardı.
Göçebeler, yerleşiklerin her şeyinden nefret ediyordu.
İşte domuzdan nefret etmelerinin nedeni buydu.
Domuz yerleşiklerin hayvanıydı ve göçebeler yerleşiklerin hayvanından da nefret ediyorlardı.
Zaten bunca hurafeyi çıkarmalarının nedeni de buydu.
Evet kabul edersiniz ya da etmezsiniz; bilim insanın açıkladığı durum budur.
Kuşkusuz bu arada bilim insanlarının araştırması hala sürüyor. Bakalım önümüzdeki günlerde başka nedenler üzerinde de durulacak mı?
 |
 |
|
10
|
sinemis |
433 |
25.11.2009 - 08:41:57 Son İleti: sinemis |
Türk öğretmeninin toplumdaki önemini ve değerini belirtmek, öğretmenler ve öğrenciler arasında sevgi saygı ve dayanışma bağlarını güçlendirmek, emekli öğretmenleri saygıyla anmak, öğretmenlik mesleğine yeni atılan öğretmenlerde mesleklerinin yüceliğinin bilincini uyandırmak amacıylaBüyük Önder Atatürk’ün millet Mektepleri Başöğretmenliği’ni kabul ettikleri 24 Kasım, 1981′den bu yana okullarımızda Öğretmenler Günü olarak kutlanır. Kutlama etkinlikleri 30
Kasım’a dek sürer.Bizi büyüten, eğiten annemiz babamızdır. Bunun yanında bilgi ve beceri kazandıran, bizi hayata hazırlayan öğretmenlerimizdir Onların sabırla çalışmaları sonucu bizler Kalem tutmayı okumayı yazmayı yeni bilgiler ve beceriler kazanmayı başardık bize emek veren öğretmenlerimizin değerini hepimiz
biliyoruz.
Biliyoruz ki; geleceğin öğretmeni, doktoru, subayı mühendisi, bilgisayarcısı, pilotu hep okullarda öğretmenler tarafından yetiştirilmektedir. Türk ulusunun geleceğinin umudu güvencesi olan çocuklarımızı gençlerimizi yetiştiren Türk öğretmenidir.
İçinde yaşadığımız uzay çağı bilgi çağıdır. Bilim, teknik, sanat uygarlığı oluşturur.
Bunları bize öğretmenlerimiz tanıtır öğretir sevdirir benimsetir. Bu sayede kendi geleceğimiz ulusumuzun geleceği daha parlak olacaktır. Bunun önemini kavrayan ileri uluslar öğretmen yetiştirmeye çok önem verirler.İleri Batı ülkelerini örnek aldığımız Tanzimat döneminin (1839-1876) getirdiği yeniliklerden biri de 16 Mart 1848’de İstanbul’da Fatih Camii’nin yanında bir
öğretmen okulunun (Darülmuallimin) açılmasıdır. Bu okul ortaokullara (Rüştiye) öğretmen yetiştirmeyi amaçlıyordu. 1870’te İstanbul’da ilkokul öğretmeni 1874’te lise öğretmeni yetiştiren okullar açıldı.
Bu okullar İstanbul dışındaki Anadolu ve Rumeli kentlerinde de açıldı. Bu okullarda öğretim teknikleri yanında; beden eğitimi, elişi gibi uygulamalı dersler de öğretilmeye başlandı (1913).
Atatürk 1921’de daha Kurtuluş Savaşı sona ermeden Ankara’da Maarif Kongresi düzenledi Bu kongrede, gelecekteki Türk milli eğitiminin ilkeleri belirlendi. Atatürk’ün o günkü konuşmaları günümüzde de geçerliliğini korumaktadır Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır diyen Atatürk Cumhuriyetin ilk on beş yılında Türk öğretmenine çok değer vermiş onurlandırmıştır Tüm
öğretmenler onu Başöğretmen olarak tanırlar. Atatürk devrimlerinin önde gelenlerinden birisi harf devrimidir. Yeni Türk harflerinin sağladığı kolaylıkla öğretmenlerimiz Türk ulusunun hızla okur-yazar olmasını
sağlamışlardır Bir ulus ki yüzde doksanı okuma yazma bilmez bundan insan olanların utanması lâzımdır diyerek okuma yazma seferberliği başlatmıştır Cumhuriyet devrinde en küçük yerleşim yerlerine kadar okul ve öğretmen sağlanmıştır Bu çalışmalar çağdaş bir Türkiye doğmasına yurdumuzun güçlenmesine yardımcı olmuştur
Bizi eğiten öğreten bilgi ve becerileri kazandıran, kendimizi yurdumuzu dünyayı tanımamıza katkısı büyük olan öğretmenlerimizi seviyoruz. Onları yürekten selâmlıyoruz
Sevgili ÖğretmenimGeçen yıl bilmiyordum.
Ne okuma ne yazma.
Sönmez ışıklar tutan,
Siz oldunuz yoluma. Bir yıl içinde bana,
Çok bilgiler verdiniz.
Anne sevgisi gibi
içimdedir sevginiz. Vefa ÇAĞAN Sevgili ÖğretmenimSevgili öğretmenim,
İnan sen bir ışıksın.
Yanarsın gece gündüz.
Aydınlatırsın bizi. Doğruyu, güzeli,
Bize sen öğretirsin.
Vatanıma sevgiyi,
Kalbimize sen korsun. Çevreni aydınlatır,
Bir mum gibi erirsin.
Anne – baba gibisin,
Bizi, bağrına basarsın. Fethi BOLAYIR
öğretmen marşı
ÖğretmenimKüçük bir çocukken geldik yanına,
Kucakladın bizi sardın canına,
Sevgiyi saygıyı kattık şanına,
Okuryazar olduk ilk öğretmenim.
Tüm bildiklerini bize öğrettin,
Millete faydalı bireyler ettin,
Kalemi kılıçtan çok keskinlettin,
Çareler ürettin sen öğretmenim.
Ödevler yaptırıp asıl talibe,
İmkân hazırlayıp her bir talep’e,
Feraset gösterip seçtin talebe,
Sanatkâr adayı hep öğretmenim.
Edebiyatla Din Tıp Filoloji,
Tarih Fizik Kimya ve Biyoloji,
İktisatla Sanat ve Sosyoloji,
Bilimden yelpaze sen öğretmenim.
İstikbale giden bilgi selinde,
Kitaplık dolusu her eserinde,
Derin ilim varken ana dilinde,
Neye başka talep var öğretmenim.
Vatan bir okulsa ilk nöbettesin,
İlim denizinde hep seferdesin,
Kutsal mesleğinle gönüllerdesin,
Benim de gönlümü al öğretmenim.
Saymakla tükenmez faziletlerin,
Zamanen ödenen o bedellerin,
Kıvancındır üstün talebelerin,
İftihar ediniz siz öğretmenim.
Atam sen de dahi bir öğretmendin,
Bütün yenilikler senin eserin,
Layık insanlarda bil şaheserin,
Büyük Atatürk’üm başöğretmenim.
Zeki İ.KIZILIŞIK
Ben Bir Öğretmenim
Ben bir öğretmenim
Okulların birinde
Duymayı, düşünmeyi öğretirim.
Derslerimde…
Bir söz yağmurudur, ders dediğin de,
İnsan göklerinden, rahmet yerine,
Kitaplar dolusu yağar da yağar…
Benim çocuklarım bu bahçelerde,
Bu yağmur altında ıslanmadalar.
Bir yağmur sonrası gelin seyredin,
Her taraf tepeden tırnağa bahar…
Bulutsuz masmavi dünyalarına,
Sevginin, sevincin güneşi doğar.
Böyle çocuklarla dolar her yanım,
Çocuklar kardeşim,
Çocuklar arkadaşım,
Canım?
Onlarda toplanmıştır
Geçip giden zamanım,
Bir parıltı görsem gözlerinde,
Bilgiden, anlayıştan yana,
Bir hal olur bana…
Zannedersiniz ki,
Dünyalar benim?
Çocuklar, kitaplar, yazı tahtası
Enine boyuna bütün zamanlar,
Dört duvar arası bir dershanede,
Her dinden her dilden gelmiş insanlar.
Bizimle konuşur hayal ederler,
Bağlanırız kalırız kendilerine.
Hikaye anlatır, şiir söylerler,
Mutluluk üstüne, ümit üstüne?
M.Gündüz GÖKTÜRK
Başöğretmen
Atatürk benim,
Başöğretmenim,
Ne öğrendimse,
Ondan öğrendim.
Yenilikleri,
Hep o düşünmüş,
Milleti için,
Ağlamış, gülmüş.
Çocuk kalbimle,
İlk onu sevdim,
Atatürk benim,
Başöğretmenimdir.
Tarık ORHAN
bütün öğretmenlerimizin ve öğretmen adaylarımızın gününü kutlar ülkemize faydalı ve akıllı yeni nesil yetiştirmesi dileğiyle
|
|
|